1 Ağustos 2013 Perşembe

ŞEYHİN SIRRI -2-
 151. Sayı
 Temmuz 2013
Bir teslimiyet hikâyesi

Kadı Efendi dergâhı basıyor

(Önceki sayıdan devam)

Şeyh Efendi, evladını görmek isteyen babaya tebessüm ederek:
- Sizin evladınız şimdi gelemez. Birkaç gündür meşguliyeti vardır. Hali keyfi yerindedir elhamdülillah. Bekleyin derdim amma gelmesi epeyce bir vakit alacaktır. Eğer yola düşecekseniz, biz dualarımızı eksik etmeyiz inşaallah, buyurur.
- Efendim mademki siz böyle buyuruyorsunuz, biz beklemeyelim o zaman. Namazımızı eda edip yola düşelim inşaallah himmetinizle…

Konuşmaları dinleyen sufi delirmek üzeredir. “Yahu hem adam öldürdü, hem yalan söyledi. Bu nasıl şeyh böyle! Şu zavallı adamcağıza, evladının mezarında bir dua etmeyi bile çok görüyor. Tabi yaptığı iş ortaya çıkarsa kim şeyh diyecek ona, kim hürmet gösterecek. Ama ben bozacağım bu oyunu.”

Derken dayanamaz derviş, atar kendini sokağa. Heybesini alıp çoktan yola koyulan ihtiyarı şehrin çarşısında yakalar. Koşarak, soluk soluğa gelir yanına;
- Baba bekle… Ben Mehmet’in arkadaşıyım. Mehmet’i tanırdım. Şeyh sana meşguldür, gelemez dedi ama işin aslı öyle değil. Şeyh Efendi Mehmet’i öldürdü baba… Ben şahidim.

İhtiyar bir an duraksar.
- Ne diyorsun sen evlat! …

İhtiyar, bu habere her ne kadar temkinli yaklaşsa da yeminler eder derviş. Hatta gömüldüğü yeri bile bildiğini söyler. Haber şimşek gibi yayılır şehirde. Olayı şehrin kadısı duyar. Allah dostlarına hürmette kusur etmeyen kadı efendi de temkinli yaklaşır olaya. Ancak dervişin yeminleri ve onun anlattıklarına inanan bir yığın insan karşısında, olayı tetkik etmeye mecbur kalır. Önde kadı ve askerler, arkada derviş, baba ve meraklı bir halk yığını gelirler dergâha…

Kadı Efendi müsaade ister, girer dergâhın bahçesine. Şeyh Efendi her zamanki latif haliyle “Hoş geldiniz” buyurur, musafaha edilir. Kadı Efendi hal hatır sorduktan sonra;

- Efendim, şu derviş, sufi Mehmet adında bir sufiniz hakkında bir şeyler anlatıyor. Biz anlayamadık. Tekrarlasın diye, yüksek huzurunuza birlikte gelelim dedik, der.

Kadı Efendinin cümlesi biter bitmez atılır derviş:
- Yalan söylemiyorum, Hazret’in evinin bahçesindeki söğüt ağacının dibinde, çuvalın içinde… Orada gömülü.

Şeyh Efendi eliyle bahçesini işaret eder; “Buyurun öyleyse bahçeye geçelim” der. Bahçeye girdiklerinde, sufi hemen gösterir çuvalı gömdüğü yeri. “İşte, tam burada… Kazın, göreceksiniz!” der. Kadı Efendi mahcup bir şekilde Şeyh Efendi’nin yüzüne bakınca, şeyh durumu anlar. “Buyurun, askerler kazsın” buyurur.

Askerler, gösterilen yeri halkın meraklı bakışları arasında kazmaya başlar. Önce bıçak çıkar. Derviş, “İşte bu bıçakla öldürmüştü!” der. Gülümser Şeyh Efendi...

Çok geçmeden, üzerinde kan lekeleri olan çuval ortaya çıkar. Bir uğultudur yükselir. Sufi; “Gördünüz mü, söylemiştim işte!” diye hop oturup hop kalkarken, Kadı efendi, “Çuvalı açın” diye, emir verir askere.

Asker açar çuvalı, içinden boğazlanmış bir koyun çıkar. Herkes dilsiz kesilir bir anda. Şeyh Hazretleri kadıya dönerek; “Efendim, biz sufi Mehmet için ‘gelemez’ dedik, çünkü onu birkaç gün önce halvete oturttuk. Ancak mademki böyle bir hal vaki oldu, halvetini bozalım” der ve sufi Mehmet’in odasından çağrılmasını ister. Sufi Mehmet ne olduğunu anlamadığı halde babasıyla kucaklaşır, şeyhin müsaadesiyle misafirhaneye geçerler. Kadı, Şeyh efendiden özür diler ve halk dergâhtan ayrılır. Artık dergâh bahçesinde Şeyh Efendi ile bizim sufi baş başa kalmıştır.

‘Sen ki bizim sırrımızı tutamadın…’

Derviş yaptığından dolayı kızarıyor, morarıyor; yine de kıt aklının yettiğini sormaktan kendini alamıyordu;
- Efendim, anladım ki siz beni imtihan ettiniz ancak sufi Mehmet’i öldürdük demeniz yalan olmadı mı? Şeyh Efendi;
- Biz Mehmet’i halvete gönderdik. Yani, onun nefsini öldürdüğümüzü söyledik sana. Ancak sen o şartlar altında bunu canından etmek olarak anladın, dedi. Derviş;
- Efendim, peki bu imtihan gerekli miydi? Diye sorunca Şeyh Efendi son noktayı koyar;
- Sufi, sen bizden Allah’ın sırrını istiyordun. Sana bu konuda söylediklerimizi hep kulak arkası ediyor, dinlemiyordun. Henüz hazır olmadığını söylüyorduk, anlamıyordun. Allah’ın sırrını tutmaya ilminin, halinin, kudretinin yeteceğini zannediyordun. Bir düşün şimdi… Sen ki bizim sırrımızı bile tutabilmiş değilsin, ya Allah’ın sırrını nasıl tutacaktın!
MÜMİN MUNİS

26 Temmuz 2013 Cuma

NAKŞİBENDî YOLUNUN ESASLARI
 133. Sayı
 Ocak 2012
Nakşibendî yolunun Pîri, Bahauddin Nakşibend kuddise sirruh, yolunun esaslarını şöyle anlatmışlardır:

Bizim yolumuz, Allah Teâlâ’nın gösterdiği kurtuluş yoludur. Çünkü bu yol, Sünnet’e uymak ve Ashab-ı Kiram’a tabi olmaktır. Bu sebeple yolumuzda az zamanda çok kazanç elde edilir.
 
Yolumuz, sohbet ve muhabbet yoludur. Sahabe-i Kiram’ın yolunun sohbet olduğu gibi... Hayır ve bereket, beraberliktedir; beraberlik de sohbetle olur. Yalnızlığa (inzivaya) çekilmekte şöhret tehlikesi de olabilir, şöhret ise afettir.

Üç asıl edeb

Bizim yolumuzda olan kimselerin şu üç şeye dikkat etmesi gerekir:

Birincisi; Allah Teâlâ'ya karşı edeptir. Yani, zahiri ve batını ile tamamen kulluk içinde olmalı, Allah Teâlâ'nın bütün emirlerini yerine getirip yasaklarından sakınmalı, Allah Teâlâ'dan başka her şeyi gönülden çıkarmalı ve nimetleri, Allah yolunda seferber etmelidir.

İkincisi; Resulullah sallallâhu aleyhi veselleme karşı edeptir. Bu da ibadet, muamelât ve bütün davranışlarda, O'na muhabbetle uymakla olur.

Üçüncüsü; seni irşat etmesi için intisap ettiğin Mürşide, Allah Dostuna karşı edeptir.

Yediklerimize dikkat!

Yenilecek bir gıda, bir yiyecek, her ne olursa olsun gafletle, öfke ile veya istemeyerek hazırlanmış ve tedarik edilmişse onda hayır ve bereket yoktur. Zira, ona nefis ve şeytan yol bulmuştur. Böyle bir yiyeceği yiyen kimsede, mutlaka feyiz ve huzurunu bozacak bir netice meydana gelir. Gaflete dalmadan yapılan ve Allah Teâlâ'yı düşünerek yenen helâl ve halis yiyeceklerden hayır meydana gelir.

İnsanların halis ve salih ameller işlemeye muvaffak olamamalarının sebebi, yemede ve içmede harama, şüpheli şeylere ve kul haklarına dikkat etmemelerindendir.

Her ne hal olursa olsun; bilhassa namazda huşu ve huzur hâlinde bulunmak, zevkle ve gözyaşı dökerek namaz kılabilmek, helâl lokma yemeye ve yemeği Allah Teâlâ'yı hatırlayarak pişirip O'nun huzurunda imiş gibi yemeye bağlıdır. Vücudu haram lokma ile beslenmiş olan bir kimse, namazdan bir neşve (zevk) duyamaz.

Hakiki namaz için…

Allah Resulü sallallahu aleyhi vesellemin: “Namaz, müminin miracıdır” (Suyûtî, Şerhu İbn-i Mâce, I, 313) ifadesinde hakiki namazın derecelerine işaret vardır. Namaza duran kimsenin, iftitah tekbirini söylerken, Allah Teâlâ'nın azametini, yüceliğini düşünerek, huşu ve huzur hâlinde olması gerekir. Öyle ki, bu hâlini istiğrak (yani, Allah-u Zülcelal’in nurlarına gark olarak kendinden geçme; Allah’tan başka hiç bir şeyi düşünmeme) hâline eriştirmelidir. Bu halin zirvesi, Resulullah sallallahu aleyhi vesellemdedir.

Kelime-i Tevhid’i zikretmenin hakikati

“Lâilâhe illâllah” kelimesini söylemenin hakikati, Allah Teâlâ’dan başka ne varsa hiçbirini kalpte put hâline getirmemektir.

Veliliğin yolu

İslâm dininin hükümlerini îfâ etmek, yani emirleri yapıp yasaklardan sakınmak; haramları, şüpheli şeyleri, hatta mübahların fazlasını terk etmek, ruhsatlardan uzak durmak, mübahları zaruret miktarınca kullanmak, tamamen nur ve safadır. Aynı zamanda evliyalık derecelerine kavuşturan bir vasıtadır. Velayet derecelerine bunlarla ulaşılır.

Uzak kalanların hepsi, bunlara dikkat etmediklerinden uzak kalırlar ve kendi arzularına uyarlar. Yoksa Cenab-ı Hakk’ın feyzi her an gelmektedir…

İhlâs, sadakat ve niyet makamı

Allah-u Zülcelal’in rızasını talep ederek huzurla yapılan ibadet, manasında eriyerek yapılan zikir, harflerin hakkını vererek okunan Kur’an, nefsi kahredecek amellerin başında gelir. Bu ameller ile nefse karşı yapılan cihad, ihlâs makamıdır. Bu amelleri yaparak, nefsin sataşmasından Allah-u Zülcelal’e sığınmak, sadakat makamıdır. Sadece nefisten değil, dünyadan ve her şeyden sırrı kurtarıp Allah-u Zülcelal’e vermek, niyet makamıdır.

Seyda Muhammed Konyevî, Nefse Hitap, Reyhanî Yayınları.
GÜLİSTAN
RUHUN GIDASI KUR’AN
 140. Sayı
 Ağustos 2012
 
Kur’an tilavetinin insan üzerindeki tesiri 

İnsan şahsiyetine etki eden birçok İslami unsur söz konusudur. Şahsiyetin terbiyesi adına bu gibi unsurlardan büyük oranda yararlanmak gerekir. Bunlar ki, sevgi, güven, hürriyet, tefekkür, adalet, sabır ve irade gibi unsurlar olup bunların bütünlük dairesinde uygulama sahasından ibarettir. Bu gibi unsurların başarılı bir şekilde icra edilmesi, kuşkusuz şahsiyette mutluluk ve kurtuluşun elde edilmesine büyük katkı sağlayacaktır.

Bu yazımızda, dünya ve ahiret saadetini elde edebilmek için uygulanması gereken din eğitimi ilkeleri yanında “Kur’an Tilaveti”nin de önemi üzerinde durmak istiyoruz. Şüphe yok ki Kur’an-ı Kerim hem orijinal ifadelerinin mükemmelliği hem de anlamı itibariyle kurtuluşun en büyük unsurudur. Onun bu yönüdür ki, kendisine enfes tarifler getirilmesine yol açmıştır.

Hakkın Ezeli ve Ebedi Hutbesi: Kur’an


Hakk’ın ezeli ve ebedi hutbesi olan Kur’an-ı Kerim üzerine, çok değişik ve muhteşem tarifler getirilmiştir. Bu tariflerden kimi onun okunuşundaki mükemmelliğe kimi de engin ikliminden fışkıran bilgi akışına vurgu yapmıştır.

Kur’an’ın kendi kendini tarifinden başlamak suretiyle, ona getirilen birtakım tanımları ortaya koymak, onun yüceliğini ifade etme anlamında önem arz etmektedir. Şöyle ki, Kur’an’a göre Kur’an: “Elif, Lam, Ra. Bu Kur’an, öyle büyük bir kitaptır ki insanları Rablerinin izni ile karanlıklardan aydınlığa, her şeye galip ve hamde layık olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirilmiştir.” şeklindeki tanımla, onun tam bir eğitim kitabı olduğu nazara verilmiştir. (İbrahim, 11)

Efendimiz sallallahu aleyhi veselleme göre Kur’an: “… Allah’ın en sağlam ipidir. O, hikmet edalı hatırlatan bir beyan... Ve Hakk’a ulaştıran bir yoldur. O, kendisine uyanları kaymaktan, kendisini kıraat eden dilleri de iltibastan korur. Âlimler hiçbir zaman ona doyamaz. Onu çokça okuyana usanç vermez ve tadını eksiltmez. Onun insanlarda hayret uyaran yanlarının sonu gelmez…” (Tirmizi, Fedailu’l Kur’an, 14; Müsned, 94)
Bu hadis, Kur’an’ın ruhunu, mahiyetini, engin muhtevasını ve onun nasıl bir hazine olduğunu, derin ama bir o kadar da özlü ifade edebilen en geniş hadistir. Hz. peygamber sallallahu aleyhi vesellem onu, okuyup anlamaya, anladıktan sonra yaşamaya varıncaya kadar, birçok açıdan ele almıştır.

İşte, Kur’an’ın bu tarifine uygun bir yaşam sürenler, kuşkusuz mana yörüngeli bir denizde mutluluğa yelken açmış olmaktadırlar.

Kur’an’ın sihirli ufkuna atıfla ona getirilen birkaç tanıma da yer vermek istiyoruz: “Kur’an, insanoğlunun kıymet ve değeri ölçüsünde, onun kalp, ruh, akıl ve cismaniyetini nazar-ı itibara alarak, yüksekler yükseğinden nüzul ile insanlık ufkunda tulu etmiş, en mükemmel mesajlar ve ilahi kanunlar mecmuasıdır.” (Fethullah Gülen, Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar, Işık Yayınları, İzmir, 2011,23.)

Ayrıca, yine aynı yörüngede kaleme alınmış şu tanım da onun ne derece benzersiz bir kitap olduğunu ortaya koyma bakımından dikkate şayandır: “Sonsuzun, kelime ve harfler dünyasının parıldayan ışığıdır Kur’an. İns u cinin duygu, düşünce ve his atlasında melekûtun sesi soluğudur Kur’an…” (A.g.s.)

Görüldüğü gibi İlahi Kelam’a getirilen böylesine enfes bir tanımla, onun sesinin duyulmasıyla gönül gözleri aydınlığa kavuşmuş, duygu ve dil bütünlüğünün elde edilmesiyle gönül dile gelmiş ve o gönlün sesi manevi bir sedaya bürünmüştür.

Bu da şu demektir ki, insanoğlu bu muhteşem mesajlara her açıdan kulak vermelidir. Kur’an’ı; kalbiyle, ruhuyla, aklıyla yoğurmak suretiyle ortaya koyacağı bir hayat nizamı ve onun geliş gayesine uygun söz ve davranış birliği elde etmelidir. Bu öylesine bir söz ve davranış olacak ki, Kur’an’ın hissiyatına matuf ve onun derinliğinden çıkmışçasına bir ahenk arz etmiş olsun.

Kimleri Dinlemeli ve Dinletmeli

Bilindiği gibi yüce kitabımız için şöyle bir değerlendirme yapılmaktadır: “Kur’an, Arabistan’da nazil oldu, Mısır’da okundu ve İstanbul’da yazıldı.” Bu değerlendirmeden çıkan bir realitedir ki Kur’an Arabistan da nazil olmuştur.

Öte yandan, Kur’an üzerine yapılan çalışmalara bakıldığında, en mükemmel Kur’anî nağmelerin Mısır coğrafyasından yükseldiği görülmektedir. Şunu kabullenmek zorundayız ki, Kur’an tilavetinin en önemli temsilcisi Mısır coğrafyasıdır. İşte, bu beldenin bu hususta yetiştirdiği ve tilavet hususunda temsilci konumuna yükselttiği öyle şahsiyetler vardır ki, kimi zaman onların isimlerini dahi hatırlamak kişide Kur’an’a karşı bir ilgi ve sevgi oluşturmaktadır.

Örneğin, bir Abdussamed’i hatırlamak, Kur’an tilavetinde güzel bir sese ihtiyaç olduğunu, bir Mustafa İsmail’i hatırlamak, tilavette sanata gereksinim duyulduğunu ve yine bir Sıddık Minşavi’yi hatırlamak, Kur’an tilavetinin hüzünlü okunması gerektiği bilgisini bize vermektedir.

Ayrıca, Ahmed Na’ina, Mustafa Ragıb Galveş, Abdulmun’im Tuhi ve Abdulvahhab Tantavi gibi Kur’an’ı anlamına göre okuyan isimler, okuyuşlarıyla, insanı Kur’an’ın altın iklimine sokmaktadırlar. Bu iklimde seyahat edenler, bu İlahi nağmelerin perde arkasını merak ederek, yüce Kelam’a karşı yeniden bir alaka duymakta ve onun satır aralarında meraklı bir arayışa girmektedirler.

İşte, bu hususları, okuyuş stili içinde barındırdığından dolayıdır ki, Kur’an’ın Mısır’da okunduğu meselesi, haklı bir üne sahiptir.

Nasıl Bir Kur’an Tilaveti? 


Kur’an tilaveti insanı ötelere götürmeli, sanki Allah katından gelen bir sedaymış gibi insan gönlünde makes bulmalıdır. Ruhu okşamayan, gönlü gevşetmeyen, söz ve davranışlara etki etmeyen bir tilavet tavrı, asla başarıya ulaşamamaktadır.

Okuyuşunda hüzün bulunan bir tavır, kuşkusuz İlahi bir nağme hükmündedir, okuyuşunda güzel ses bulunan bir sunum, İlahi bir nağme hükmündedir ve yine okuyuşunda derinlik ve sanat bulunan bir tilavet örneği, yine İlahi bir nağme hükmündedir. 
 


Bu sebeple, bu formatta ortaya konulan bir tilavet, mutlaka şahsiyette büyük değişikliklere sebep olacak ve kişinin dini gelişiminde değer kazanacaktır. Bu kazanım gitgide gönlü sarıp sarmalayacak ve kişi tilavetin perde arkasını merak ederek, Kur’an’ın asıl rahlesine diz çökecektir.

İşte, böylesine önemli bir kaynak, tilavet bakımından anlamını aksettirecek şekilde sunulabilirse kuşkusuz ki bu sunum, muhatabın gönlünde o kitaba karşı bir sevgi yolu açacak ve onun Kur’an’ın altın ikliminden istifadesine zemin hazırlayacaktır.

Kur’an Tilaveti ve Din Eğitimindeki Yeri


Yukarıda ifadelerden hareketle “Din Eğitimi” adına “Kur’an Tilaveti”nin şahsiyette bırakacağı etkiyi dikkate alarak, şu değerlendirmeleri yapmak mümkündür: İşte, böylesine manalı, sanatlı okuyuşları dinlemek, insana manevi anlamda büyük bir haz verecektir.

Bu manevi haz da kişiyi dini yaşantısı adına, kendini dinleme ve dizginleme noktasında takibe zorlayacaktır. Gitgide insanda ihsan şuuru gelişecek ve kişi her an gözetildiğini düşünüp söz ve davranışlarına çeki düzen verecektir. Bu düzeni sağlamak, şüphesiz Kur’an’ın üzerimizde bıraktığı manevi etki sebebiyledir.

Özellikle bu ilahi nağmeleri küçük yaşlardaki çocuklara dinletmek ve bu eşsiz ses ve titreşimleri körpe beyinlere, çok erken zamanlarda yerleştirmek gerekmektedir.

Kur’an’ın ayetlerinin anlam bakımından etkileri farklı farklıdır. Örneğin, cennet ayetlerini okuyacak olursanız, o ayetlerin içeriğinde birer müjde havası teneffüs edersiniz; cehennem ayetleri gibi korkutucu mahiyetteki pasajlar, insanın tüylerini ürpertecek kadar keskin ve sert manalarla kuşatılmıştır.

İşte, bu noktada, her ayet anlamına göre okunduğunda, insan beyninde değişik ses ve titreşimler meydana gelecektir. Bu ayetleri manasına göre okuyan ünlü hafızları dinledikçe bu ahenklerin ilmik ilmik dokunduğu görülecektir.

Kur’an’a bu zaviyeden yaklaşmak, küçük yaşlardan itibaren, çocuğun dini eğitimi adına yapılacak en önemli çalışmalardandır. Ancak günümüzde, ebeveynlerin TV gibi iletişim araçlarıyla zaman geçirmesi sebebiyledir ki, çocuk da onları taklit edercesine ya pop müzik dinlemekte yahut da bir takım dizileri takip etmektedir. Yıkıcı etkiye sahip bir medya ağı, bırakın çocuğu etkilemeyi, anne babaları bile manevi olarak sıkıntıya sokmaktadır.

Bu noktada, aslında işe ebeveynlerden başlamak gerekmektedir. Çünkü onlar, çocuklar için gerçek bir model konumundadır. Bu sebeple, onların eğitiminin sağlam temellere dayanması, yetiştirecekleri neslin de sağlam olacağı anlamı taşır. Ama netice olarak çocuğun din eğitimi adına, söz konusu bu husus, asla ihmal edilmemeli, dağarcığı Kur’an’ın musikisiyle doldurulmalıdır.
NURULLAH DAĞ

23 Temmuz 2013 Salı


ALLAH’I GÖRÜR GİBİ…
 
 
Namazın Önemi, Faziletleri ve Edebleri 

Namaz Cennet’in anahtarıdır

Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerime’de, “… Namaz müminler üzerine vakitleri belli bir farzdır.” buyuruyor.(Nisâ; 103)

Başka bir ayet-i kerimede “...Namazı dosdoğru kılın.” diye müminlere emrediyor.(Rum; 31)

Bir diğer ayet-i kerimede ise “Müminler muhakkak felah bulmuştur (korktuklarından emin, umduklarına nail olmuşlardır). Onlar (Öyle müminler) ki, namazlarında huşu içindedirler.” diye kurtuluşa eren müminlerin, namazlarını huşu içinde eda ettiklerini beyan ediyor.(Mü’minun; 1-2)

Demek ki namazı belli vakitlerde kılmak; dosdoğru kılmak her mümine farzdır. Yani; İnsanı yoktan vareden, yaşatan, rızıklandıran, toprağı ve topraktan çıkanları ve hayvanları insanın hizmetine veren Allah, insana beş vakit namazı kılmasını emretmiştir. Namazlarını kılan müminlerin bir vasfı da ibadetlerini huşu içerisinde yerine getirmeleridir.

Fakat günümüzde pek çok Müslüman, Allah’ın emri olan namazı kılmamakta ve namazın dindeki önemini bilmemektedir. Kimisi ise namaz kılmak istemekte ama istikamet içerisinde, bir düzen tutturarak bunu sürdürememektedir. Bir kısım kimseler ise namaz kılmakta ama hakkını verememektedirler. Bir başka kısımdakiler ise namazlarını düzenli kılmaktalar fakat namazı cemaatle eda etmenin İslam’ın bir şiarı olduğundan habersiz, ferdi olarak ibadetlerini yerine getirmektedirler.

Oysa namaz, Allah-u Zülcelâl’in bütün mümin kullarına farz kıldığı, insanı kurtuluşa götüren bir ibadettir. İnsana, ezan okunduktan sonra kıldığı namazdan aldığı sevap kadar, hiçbir ibadette mükâfat verilmemiştir. İnsanın Allah-u Zülcelal’e yönelişindeki samimiyeti ve aldığı mükâfatı, kıldığı namaza göredir.

‘Namazı terk edenin dini yoktur!’

Namaz, sultanın düzenlediği şölen yemeğine benzer. Bu yemekten doya doya yemek lazımdır. Yoksa sofra ortada dururken aç olarak beklemek, ondan yememek, akıllı insanın yapacağı bir davranış değildir. Namaz, cennetin anahtarıdır. Sahibini doğruca Allah-u Zülcelal’in rızasına götürür.

Ve bunlardan önemlisi, Efendimiz aleyhissalatuvesselamın beyanındaki gibi; “Kim namazı terk ederse onun dini yoktur. (Çünkü) namaz dinin direğidir.” (Taberani)
Namaz kılmayanlar, namazlarına gereken önemi göstermeyenler, namazı savsaklayanlar, büyük bir tehlike içerisindedirler. Çünkü “Kim namaza devam ederse, namaz onun için bir nur, bir delil ve kıyamet gününde bir kurtuluş olur. Kim de ona devam etmezse nursuz ve delilsiz kalır, kurtuluşa eremez. Kıyamet gününde Karun, Firavun, Haman ve Übeyy bin Halef ile birlikle haşrolur.” (Ahmed bin Hanbel) 

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Bir kimse namaz kılmaya devam ederse bu namaz kıyamet gününde onun için nurdur, burhandır, (delildir) kurtuluştur.” (Ahmed b. Hanbel, İbn-i Hıbban)

Abdullah İbni Ömer radıyallahu anhudan rivayetle, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:“İslam, beş şey üzerine bina edilmiştir. Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed sallallahu aleyhi vesellemin Allah’ın resulü olduğuna şahadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, haccetmek ve ramazan orucunu tutmaktır.” (Müttefekun Aleyh)

Bu beş şey,İslam’ın büyük temelleri ve rûkunlarıdır. Namaz, dinin direğidir. Nasıl ki, bir bina direksiz olarak ayakta duramaz ve yıkılırsa, insanında namaz ibadetini yerine getirmeden dinini muhafaza etmesi çok zordur. Yani, her kim onu ikame eder (vaktinde hakkıyla kılar)sa muhakkak dinini ayakta tutmuş olur. Her kim onu terk ederse muhakkak dinini yıkmış olur.

Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Kuşkusuz Namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor.” (Ankebût; 45) 

Namaz, müminlerle kâfirler arasındaki en önemli farklardan biridir. Kişi namaz kılmakla, hem Allah-u Zülcelal’in emrini yerine getirmektedir hem de müminlik elbisesini üzerine giyerek, inanmayanlardan ve Allah-u Zülcelal’e asi olanlardan ayrılmaktadır.
İnsanlar, namaz ibadetini yerine getirip getirmeme hususunda birkaç gruba ayrılırlar:

1. Namazı kabul etmeyenler; bunlar kâfirlerdir. Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “İnkârcı insan, ne iman etti ne de namaz kıldı.” (Kıyamet; 31) 

2. Namazı kabul eden fakat gereğini yerine getirmeyenler; bunlar hakkında da Allah-u Zülcelâl şöyle buyurmuştur: “Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki bunlar namazı terk ettiler.” (Meryem; 59)

3. Bir kısmını yerine getirirken, bir kısmını tembellikleri yüzünden terk edenlerdir. Bunların hakkında da Allah-u Zülcelâl şöyle buyurmuştur: “...Onlar namaza kalktıkları zaman tembellikle kalkarlar.”(Nisa; 141)

4. Hem kabul eden hem de gereğini yerine getirenlerdir. Bunlar müminlerdir. Allah-u Zülcelâl bunların hakkında şöyle buyurmuştur:

“Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir. Onlar ki, namazlarında huşu içindedirler.” (Mü’minun; 1-2)

“İşte, Firdevs Cenneti’ne varis olacak olanlar onlardır.” (Mü’minun; 10-11) 

İşte, bütün bunlara bakarak, insan hangi gruptan olduğunu meydana çıkarabilir.

Namazın önemi ve üstün faziletleri

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Allah-u Zülcelâl, Adn Cenneti’ni yarattığı zaman, orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşer kalbinin düşünmediği nimet ve güzellikler yaratıp ona: “Konuş!” buyurdu. O da üç defa: “Muhakkak, namazlarını huşu içinde kılanlar kurtuldu.” dedi.” (Hâkim) 

Namaz, müminler için çok mühimdir. Onun için Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Namazın dindeki yeri, vücutta baş mesabesindedir. (Nasıl başsız insan yaşayamazsa, namazsız insanda düşünülemez.)” (Taberani) 

Allah-u Zülcelâl, bir hadis-i kudside Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme şöyle buyurmuştur: “Ümmetine beş vakit namazı farz kıldım ve kendi katımda şöyle bir söz verdim: Kim beş vakit namazı vaktinde kılmaya devam ederse onu vaadim üzere cennete koyacağım. Namazlara dikkat göstermeyene hiçbir sözüm yoktur.” (Ebu Davud)

Namazın öyle büyük faziletleri vardır ki, kişi ona önem vermekle Allah’ın vaadine ve himayesine girmiş olur.

Namaz, Allah-u Zülcelâl ile kulu arasında bir yakınlıktır. Kişi, Allah-u Zülcelal’in namaz emrini yerine getirmekle, kendisini Allah-u Zülcelal’e yaklaştırmış olur. Bu sebeple insan, namazının kıymetini bilmeli ve kendisine namaz kılmayı nasip ettiği için Allah-u Zülcelal’e hamd etmelidir.
Katade radıyallahu anhu şöyle demiştir: “Danyal aleyhisselam, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin ümmetinin vasıflarını okuduğu zaman şöyle dedi: “Onlar öyle bir namaz kılar ki, eğer Nuh aleyhisselamın kavmi o namazı kılsaydı, boğulmazdı. Eğer Ad kavmi o namazı kılsaydı, onlara öldürücü kasırga gelmezdi, Semud kavmi o namazı kılsaydı onları sayha (çığlık) tutmazdı.”

Daha sonra Katade radıyallahu anh şöyle dedi: “Namaza dikkat edin. O, Müminler için güzel bir ahlak yoludur.”
Namaz, kıyamet gününde insanın sorguya çekileceği ilk ameldir. Eğer namazın hesabını kolay verirse diğer sorgusu da kolay olur.
Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Kulun kıyamet gününde ilk sorguya çekileceği ibadet namazdır. Namazı düzgün ise diğer amelleri kabul edilir. Namazı düzgün değilse diğer amelleri de kabul edilmez.” (Taberani)
 

Namazı vaktinde,huşuu ile kılmak

Huşu; Allah-u Zülcelal’den korkmak, çekinmek gibi kalbin faaliyetlerinden olmakla beraber, namazda sağa sola bakmamak, oynamamak gibi davranışlardır.

Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede kurtuluşa erecek müminleri şöyle beyan etmiştir: “Müminler muhakkak felah bulmuştur (korktuklarından emin, umduklarına nail olmuşlardır). (Öyle müminler) ki onlar namazlarında huşua riayetkârdırlar.”(Mu’minun; 1-2)

Namaz içinde “Huşu” halinde olmaktan maksat, Allah’tan korkarak ve sükûnet içinde namaz kılmaktır. Bu da namaz kılanın, kalbiyle sadece Allah’a yönelmesi, namaz dışındaki her şeyi kalbinden çıkarması ve namazı diğer bütün şeylere tercih etmesiyle olur. İşte, o zaman namaz kılan kişi, rahatlık hisseder ve kıldığı namazdan zevk alır.Bu şeklide namaz kılan kimse hem kalben hem de vücutça sükûnet hisseder, huzur içinde olur. Ayet-i kerimede, işte böyle bir müminin kurtuluşa ereceği beyan edilmektedir.

Allah-u Zülcelâl başka bir ayet-i kerimede de şöyle buyurmuştur: “Yine onlar, Rablerinin rızasını isteyerek sabreden, namazı dosdoğru kılan, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık olarak (Allah yolunda) harcayan ve kötülüğü iyilikle savan kimselerdir. İşte onlar var ya, dünya yurdunun (güzel) sonu sadece onlarındır.” (Ra’d 22)

Ayet-i kerimeden anlaşılacağı üzere Allah-u Zülcelâl, kâmil müminleri; “Namazı rükün ve şartlarına tam riayet ederek, kalpleri Allah Teâlâ’ya karşı huşu içinde, O’nun rızasına uygun şekilde dosdoğru namaz kılarlar”, diye tarif ediyor. Demek ki namazı dosdoğru kılmak, kâmil müminlerin bir alametidir. Allah-u Zülcelâl’in razı olduğu kullardan olmak isteyen kimseler, bu ayet-i kerimede tarif edildiği gibi olmak için gayret etmelidirler.

Bir rivayette geçtiği üzere“Ubade b. Samit radıyallahu anhu der ki, “Resulullah sallallahu aleyhi vesellemi şöyle buyururken işittiğime şehadet ederim: ‘Beş vakit namazı Allah-u Teâlâ farz kılmıştır. Kim bu namazların abdestini güzelce alır, onları vaktinde kılar, rükünlerini, secdelerini huşu içinde eksiksiz yaparsa Allah onu bağışlayacağına söz vermiştir. Bunları yapmayana, Allah söz vermemiştir. İsterse bağışlar, dilerse ona azap eder.” (İmam Malik, Ebu Davud, Nesai, İbni Hıbban)

Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki ben, yalnızca ben Allah’ım! Benden başka ilâh yoktur. Bana kulluk et; beni anmak için namaz kıl.” (Taha; 14)

Abdullah b. Mes’ud radıyallahu anhu der ki; “Resulullah sallallahu aleyhi veselleme:

- Yüce Allah katında hangi amel daha sevimlidir? Dedim:
- Vaktinde kılınan namaz, buyurdu:
- Sonra hangisi? Dedim:
- Ana-babaya itaat, diye cevap verdi.
- Daha sonra hangisi? Diye sordum.
- Allah yolunda cihad, dedi. İbni Mes’ud:
- Bunları bana Resulullah sallallahu aleyhi vesellem söyledi. Şayet daha fazla sorsaydım daha fazla cevap verirdi.” dedi. (Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai)

Namaz kılan kişi, Allah katında çok kıymetlidir. Hatta bu kişinin, iki vakit arasında işlemiş olduğu küçük günahları Allah-u Zülcelâl affetmektedir. Bu büyük nimetten mahrum kalmak, akıllı insan işi olmasa gerektir.

Allah’ı görüyor gibi…

Namaz kılan şahıs, göklerde bulunan ve çeşit çeşit ibadetler yapan meleklerin tümünün ibadetlerini yerine getirmektedir. Allah-u Zülcelâl, gökleri yedi kat olarak yarattı ve her bir göğü de çeşitli ibadetler yapan meleklerle donattı. Bir katta kıyamda olan melekler vardır. Bunlar, sura üfleninceye kadar kıyamdadırlar. Bir katta sücud (secde) halinde duran melekler vardır. Bir katta Allah’ın azametinden kanatları kırık bir vaziyette duran melekler vardır.

Bir katta Allah’ın Arş-ı Âlası’nın etrafında tavaf yapan ve Rablerine hamd-u sena eden melekler vardır. Bu tavaf yapan melekler, aynı zamanda yerdeki insanlara da mağfiret dilerler. Allah-u Zülcelâl müminlere ikram etmek, onlara şeref kazandırmak ve göklerdeki meleklerin ibadetindeki paylardan onları nasiplendirmek için bütün gök katlarındaki meleklerin ibadetlerini namazın içinde toplamış ve o namazı da bize nasip etmiştir. Ancak kişinin huşu ve huzuruna göre, o namazdan ona üçte bir, dörtte bir veya onda bir kadar ölçülerde sevaplar vardır.

Mümin namazını tam kılmaya ne kadar çok gayret ve özen gösterirse, huşuu ve huzurlu olursa, namazın rükû ve secdesini güzel yaparsa o namazdan alacağı pay da o kadar çok olur. Huzurlu olmazsa, rükû ve secdesini tam yapmazsa namazdan alacağı ecir ve sevap da o kadar az olur.Kişi namaza durduğu zaman, kalbi Allah’tan gafil olursa bir şey elde edemez.

İşte, insan Rabbi ile münacatında (konuşma) kalbinin gaflette olmasından hayâ etmelidir. Çünkü Allah kalbimizden haberdardır. Bunu yakinen bilmeliyiz ki namazımızın sevabı; huşu, huzur, tevazu ve yalvarmamızın çokluğu kadardır. Bu sebeple, namazımızı sanki Allah’ı görüyormuş gibi kılmalıyız. Biz O’nu görmesek bile, O’nun bizi gördüğünü unutmamalıyız.

Bazı âlimler şöyle buyurmuştur: “Allah’ın katında senin namazının değeri, huşûun miktarıncadır. Gafletle kılınan namaz, ne kadar zahiren sahih olsa da bu namazın sahibinin tevbeye ihtiyacı vardır.
Allah-u Zülcelâl bizleri, namaz emrini hakkıyla yerine getiren kullarından eylesin.” (Âmin)

Not: Bu yazı, muhterem Seyda Muhammed Konyevî Efendinin eserlerinden derlenmiştir.
GÜLİSTAN
 Geri Dön
http://www.esinti.biz/ 
HAYATA DAİR DOPDOLU BİR SİTE 

22 Temmuz 2013 Pazartesi



TEVBE RAMAZAN’DA BİR BAŞKA GÜZEL!
 151. Sayı
 Temmuz 2013
 
Ramazan-ı Şerif, hiç şüphe yok ki kudret ve azamet sahibi Allah’ın, sonsuz rahmetinden kullarına yaptığı bir ikram ve müjdeler dolu bir ihsanıdır. İçinde barındırdığı fırsatlar ve müjdeler sebebiyle, bir anı dahi boşa geçirilmeyecek kadar değerlidir.

Bir şey ne kadar kıymetli olursa olsun, ancak ona verilen değer ve gösterilen alaka kadar insan ondan istifade edebilir. Ramazandan hakkı ile istifade edebilmek de ancak ona gerekli hürmet ve özeni göstermekle mümkündür.

İlk Adım

Bir müslümanın Ramazan’ın hakkını vermesi ve onu layıkıyla değerlendirebilmesi için ilk yapması gereken şey nedir ve nasıl başlamalıdır?

Her şeyden önce, bir Müslüman İslami bir bilinçle hayatını yaşamaya çalışır. Kimi zaman değişen istikamet ve yaşam rotasını düzeltmek için ya tevbe eder ya da oturur ellerini başının arasına alarak muhasebe yapar…

İnsanın, İslam’ı Ramazan’la başlayan bir gayretle hayatına tatbik edebilmesi için her şeyden önce sağlam bir tevbe ile işe başlaması gerekir. Samimiyetle Allah’a yönelerek ve geçmiş günahlarını baştan sona göz önüne getirerek, yani muhasebe ederek devam eder. Sonuçta da kaybettiklerinden ve verilen emanetlerin hakkını o ana kadar yerine getirememesinden dolayı pişman olarak Rabbinin af ve merhametine el açar...

Bilindiği gibi tevbe etmek tüm müminlere farzdır. Farz olan bir şeyi de acele olarak yerine getirmek şarttır.

Kendisine Ramazanda tevbe etmek nasip olan insan o kadar talihlidir ki, bu Allah-u Teâla’nın kendisini affedeceğine dair büyük bir işarettir ve kendisine verilmiş bir fırsattır.

Karşısına böyle bir fırsat çıkan kişi, hemen onu değerlendirmelidir. Çünkü yeryüzünde dolaşarak Allah’ı anlatan, Allah’a ve dostlarına çağıran, Allah’ın güzel kulları çoktur. Bunlardan biri karşınıza çıkarsa sakın bu fırsatı kaçırmayın! Onu bir ganimet bilin ve hemen tevbe edin.

Ramazanda yapılan tevbe

Bir arkadaşım kendisinin, bir Ramazan ayında tevbeye nail olduğunu anlatmıştı. Bazı salih kişiler kendisine nasihat etmişler ve tevbe etmesine vesile olmuşlardı. Tevbesinde durabilmesi için manevi bir reçete hükmünde olan bir takım şartları yerine getirmesini söylemişler, o da o gece kendisine anlatılan her şeyi yapmıştı.

Arkadaşım, ertesi gün hiç yaşamadığı kadar huzurlu hissederek uyanmış. Daha sonra, kendisini evin sessiz bir köşesinde tek başına sevinç gözyaşları dökerken bulmuştu. O an, içinin coştuğunu, öyle ki bu coşkunun artarak tüm benliğini sardığını anlatmıştı.

Kalkıp abdest almış olmasına rağmen, ağlamaktan bir türlü kendisini alamamış. Namaza durmuş fakat iki rekâtlık namazı, üç saatte ağlamaktan ancak bitirebilmiş.

İşte, o Ramazan gününde kendisine yapılan tevbe teklifini kabul etmesinden sonra hayatı böyle değişmiş…

“Hayatımda yaşadığım en anlamlı Ramazan’dı. Allah’a hamd olsun, o günden sonra namazlarımı da farklı bir mana ve zevk hali içerisinde kılar oldum.” demişti bana…

Allah-u Teâla herkese nasip etsin, inşaallah.
BİLAL TELCİ
Bu yazı Gülistan dersgisinden alıntı yapılmıştır...

21 Temmuz 2013 Pazar