1 Ağustos 2013 Perşembe

ŞEYHİN SIRRI -2-
 151. Sayı
 Temmuz 2013
Bir teslimiyet hikâyesi

Kadı Efendi dergâhı basıyor

(Önceki sayıdan devam)

Şeyh Efendi, evladını görmek isteyen babaya tebessüm ederek:
- Sizin evladınız şimdi gelemez. Birkaç gündür meşguliyeti vardır. Hali keyfi yerindedir elhamdülillah. Bekleyin derdim amma gelmesi epeyce bir vakit alacaktır. Eğer yola düşecekseniz, biz dualarımızı eksik etmeyiz inşaallah, buyurur.
- Efendim mademki siz böyle buyuruyorsunuz, biz beklemeyelim o zaman. Namazımızı eda edip yola düşelim inşaallah himmetinizle…

Konuşmaları dinleyen sufi delirmek üzeredir. “Yahu hem adam öldürdü, hem yalan söyledi. Bu nasıl şeyh böyle! Şu zavallı adamcağıza, evladının mezarında bir dua etmeyi bile çok görüyor. Tabi yaptığı iş ortaya çıkarsa kim şeyh diyecek ona, kim hürmet gösterecek. Ama ben bozacağım bu oyunu.”

Derken dayanamaz derviş, atar kendini sokağa. Heybesini alıp çoktan yola koyulan ihtiyarı şehrin çarşısında yakalar. Koşarak, soluk soluğa gelir yanına;
- Baba bekle… Ben Mehmet’in arkadaşıyım. Mehmet’i tanırdım. Şeyh sana meşguldür, gelemez dedi ama işin aslı öyle değil. Şeyh Efendi Mehmet’i öldürdü baba… Ben şahidim.

İhtiyar bir an duraksar.
- Ne diyorsun sen evlat! …

İhtiyar, bu habere her ne kadar temkinli yaklaşsa da yeminler eder derviş. Hatta gömüldüğü yeri bile bildiğini söyler. Haber şimşek gibi yayılır şehirde. Olayı şehrin kadısı duyar. Allah dostlarına hürmette kusur etmeyen kadı efendi de temkinli yaklaşır olaya. Ancak dervişin yeminleri ve onun anlattıklarına inanan bir yığın insan karşısında, olayı tetkik etmeye mecbur kalır. Önde kadı ve askerler, arkada derviş, baba ve meraklı bir halk yığını gelirler dergâha…

Kadı Efendi müsaade ister, girer dergâhın bahçesine. Şeyh Efendi her zamanki latif haliyle “Hoş geldiniz” buyurur, musafaha edilir. Kadı Efendi hal hatır sorduktan sonra;

- Efendim, şu derviş, sufi Mehmet adında bir sufiniz hakkında bir şeyler anlatıyor. Biz anlayamadık. Tekrarlasın diye, yüksek huzurunuza birlikte gelelim dedik, der.

Kadı Efendinin cümlesi biter bitmez atılır derviş:
- Yalan söylemiyorum, Hazret’in evinin bahçesindeki söğüt ağacının dibinde, çuvalın içinde… Orada gömülü.

Şeyh Efendi eliyle bahçesini işaret eder; “Buyurun öyleyse bahçeye geçelim” der. Bahçeye girdiklerinde, sufi hemen gösterir çuvalı gömdüğü yeri. “İşte, tam burada… Kazın, göreceksiniz!” der. Kadı Efendi mahcup bir şekilde Şeyh Efendi’nin yüzüne bakınca, şeyh durumu anlar. “Buyurun, askerler kazsın” buyurur.

Askerler, gösterilen yeri halkın meraklı bakışları arasında kazmaya başlar. Önce bıçak çıkar. Derviş, “İşte bu bıçakla öldürmüştü!” der. Gülümser Şeyh Efendi...

Çok geçmeden, üzerinde kan lekeleri olan çuval ortaya çıkar. Bir uğultudur yükselir. Sufi; “Gördünüz mü, söylemiştim işte!” diye hop oturup hop kalkarken, Kadı efendi, “Çuvalı açın” diye, emir verir askere.

Asker açar çuvalı, içinden boğazlanmış bir koyun çıkar. Herkes dilsiz kesilir bir anda. Şeyh Hazretleri kadıya dönerek; “Efendim, biz sufi Mehmet için ‘gelemez’ dedik, çünkü onu birkaç gün önce halvete oturttuk. Ancak mademki böyle bir hal vaki oldu, halvetini bozalım” der ve sufi Mehmet’in odasından çağrılmasını ister. Sufi Mehmet ne olduğunu anlamadığı halde babasıyla kucaklaşır, şeyhin müsaadesiyle misafirhaneye geçerler. Kadı, Şeyh efendiden özür diler ve halk dergâhtan ayrılır. Artık dergâh bahçesinde Şeyh Efendi ile bizim sufi baş başa kalmıştır.

‘Sen ki bizim sırrımızı tutamadın…’

Derviş yaptığından dolayı kızarıyor, morarıyor; yine de kıt aklının yettiğini sormaktan kendini alamıyordu;
- Efendim, anladım ki siz beni imtihan ettiniz ancak sufi Mehmet’i öldürdük demeniz yalan olmadı mı? Şeyh Efendi;
- Biz Mehmet’i halvete gönderdik. Yani, onun nefsini öldürdüğümüzü söyledik sana. Ancak sen o şartlar altında bunu canından etmek olarak anladın, dedi. Derviş;
- Efendim, peki bu imtihan gerekli miydi? Diye sorunca Şeyh Efendi son noktayı koyar;
- Sufi, sen bizden Allah’ın sırrını istiyordun. Sana bu konuda söylediklerimizi hep kulak arkası ediyor, dinlemiyordun. Henüz hazır olmadığını söylüyorduk, anlamıyordun. Allah’ın sırrını tutmaya ilminin, halinin, kudretinin yeteceğini zannediyordun. Bir düşün şimdi… Sen ki bizim sırrımızı bile tutabilmiş değilsin, ya Allah’ın sırrını nasıl tutacaktın!
MÜMİN MUNİS

26 Temmuz 2013 Cuma

NAKŞİBENDî YOLUNUN ESASLARI
 133. Sayı
 Ocak 2012
Nakşibendî yolunun Pîri, Bahauddin Nakşibend kuddise sirruh, yolunun esaslarını şöyle anlatmışlardır:

Bizim yolumuz, Allah Teâlâ’nın gösterdiği kurtuluş yoludur. Çünkü bu yol, Sünnet’e uymak ve Ashab-ı Kiram’a tabi olmaktır. Bu sebeple yolumuzda az zamanda çok kazanç elde edilir.
 
Yolumuz, sohbet ve muhabbet yoludur. Sahabe-i Kiram’ın yolunun sohbet olduğu gibi... Hayır ve bereket, beraberliktedir; beraberlik de sohbetle olur. Yalnızlığa (inzivaya) çekilmekte şöhret tehlikesi de olabilir, şöhret ise afettir.

Üç asıl edeb

Bizim yolumuzda olan kimselerin şu üç şeye dikkat etmesi gerekir:

Birincisi; Allah Teâlâ'ya karşı edeptir. Yani, zahiri ve batını ile tamamen kulluk içinde olmalı, Allah Teâlâ'nın bütün emirlerini yerine getirip yasaklarından sakınmalı, Allah Teâlâ'dan başka her şeyi gönülden çıkarmalı ve nimetleri, Allah yolunda seferber etmelidir.

İkincisi; Resulullah sallallâhu aleyhi veselleme karşı edeptir. Bu da ibadet, muamelât ve bütün davranışlarda, O'na muhabbetle uymakla olur.

Üçüncüsü; seni irşat etmesi için intisap ettiğin Mürşide, Allah Dostuna karşı edeptir.

Yediklerimize dikkat!

Yenilecek bir gıda, bir yiyecek, her ne olursa olsun gafletle, öfke ile veya istemeyerek hazırlanmış ve tedarik edilmişse onda hayır ve bereket yoktur. Zira, ona nefis ve şeytan yol bulmuştur. Böyle bir yiyeceği yiyen kimsede, mutlaka feyiz ve huzurunu bozacak bir netice meydana gelir. Gaflete dalmadan yapılan ve Allah Teâlâ'yı düşünerek yenen helâl ve halis yiyeceklerden hayır meydana gelir.

İnsanların halis ve salih ameller işlemeye muvaffak olamamalarının sebebi, yemede ve içmede harama, şüpheli şeylere ve kul haklarına dikkat etmemelerindendir.

Her ne hal olursa olsun; bilhassa namazda huşu ve huzur hâlinde bulunmak, zevkle ve gözyaşı dökerek namaz kılabilmek, helâl lokma yemeye ve yemeği Allah Teâlâ'yı hatırlayarak pişirip O'nun huzurunda imiş gibi yemeye bağlıdır. Vücudu haram lokma ile beslenmiş olan bir kimse, namazdan bir neşve (zevk) duyamaz.

Hakiki namaz için…

Allah Resulü sallallahu aleyhi vesellemin: “Namaz, müminin miracıdır” (Suyûtî, Şerhu İbn-i Mâce, I, 313) ifadesinde hakiki namazın derecelerine işaret vardır. Namaza duran kimsenin, iftitah tekbirini söylerken, Allah Teâlâ'nın azametini, yüceliğini düşünerek, huşu ve huzur hâlinde olması gerekir. Öyle ki, bu hâlini istiğrak (yani, Allah-u Zülcelal’in nurlarına gark olarak kendinden geçme; Allah’tan başka hiç bir şeyi düşünmeme) hâline eriştirmelidir. Bu halin zirvesi, Resulullah sallallahu aleyhi vesellemdedir.

Kelime-i Tevhid’i zikretmenin hakikati

“Lâilâhe illâllah” kelimesini söylemenin hakikati, Allah Teâlâ’dan başka ne varsa hiçbirini kalpte put hâline getirmemektir.

Veliliğin yolu

İslâm dininin hükümlerini îfâ etmek, yani emirleri yapıp yasaklardan sakınmak; haramları, şüpheli şeyleri, hatta mübahların fazlasını terk etmek, ruhsatlardan uzak durmak, mübahları zaruret miktarınca kullanmak, tamamen nur ve safadır. Aynı zamanda evliyalık derecelerine kavuşturan bir vasıtadır. Velayet derecelerine bunlarla ulaşılır.

Uzak kalanların hepsi, bunlara dikkat etmediklerinden uzak kalırlar ve kendi arzularına uyarlar. Yoksa Cenab-ı Hakk’ın feyzi her an gelmektedir…

İhlâs, sadakat ve niyet makamı

Allah-u Zülcelal’in rızasını talep ederek huzurla yapılan ibadet, manasında eriyerek yapılan zikir, harflerin hakkını vererek okunan Kur’an, nefsi kahredecek amellerin başında gelir. Bu ameller ile nefse karşı yapılan cihad, ihlâs makamıdır. Bu amelleri yaparak, nefsin sataşmasından Allah-u Zülcelal’e sığınmak, sadakat makamıdır. Sadece nefisten değil, dünyadan ve her şeyden sırrı kurtarıp Allah-u Zülcelal’e vermek, niyet makamıdır.

Seyda Muhammed Konyevî, Nefse Hitap, Reyhanî Yayınları.
GÜLİSTAN
RUHUN GIDASI KUR’AN
 140. Sayı
 Ağustos 2012
 
Kur’an tilavetinin insan üzerindeki tesiri 

İnsan şahsiyetine etki eden birçok İslami unsur söz konusudur. Şahsiyetin terbiyesi adına bu gibi unsurlardan büyük oranda yararlanmak gerekir. Bunlar ki, sevgi, güven, hürriyet, tefekkür, adalet, sabır ve irade gibi unsurlar olup bunların bütünlük dairesinde uygulama sahasından ibarettir. Bu gibi unsurların başarılı bir şekilde icra edilmesi, kuşkusuz şahsiyette mutluluk ve kurtuluşun elde edilmesine büyük katkı sağlayacaktır.

Bu yazımızda, dünya ve ahiret saadetini elde edebilmek için uygulanması gereken din eğitimi ilkeleri yanında “Kur’an Tilaveti”nin de önemi üzerinde durmak istiyoruz. Şüphe yok ki Kur’an-ı Kerim hem orijinal ifadelerinin mükemmelliği hem de anlamı itibariyle kurtuluşun en büyük unsurudur. Onun bu yönüdür ki, kendisine enfes tarifler getirilmesine yol açmıştır.

Hakkın Ezeli ve Ebedi Hutbesi: Kur’an


Hakk’ın ezeli ve ebedi hutbesi olan Kur’an-ı Kerim üzerine, çok değişik ve muhteşem tarifler getirilmiştir. Bu tariflerden kimi onun okunuşundaki mükemmelliğe kimi de engin ikliminden fışkıran bilgi akışına vurgu yapmıştır.

Kur’an’ın kendi kendini tarifinden başlamak suretiyle, ona getirilen birtakım tanımları ortaya koymak, onun yüceliğini ifade etme anlamında önem arz etmektedir. Şöyle ki, Kur’an’a göre Kur’an: “Elif, Lam, Ra. Bu Kur’an, öyle büyük bir kitaptır ki insanları Rablerinin izni ile karanlıklardan aydınlığa, her şeye galip ve hamde layık olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirilmiştir.” şeklindeki tanımla, onun tam bir eğitim kitabı olduğu nazara verilmiştir. (İbrahim, 11)

Efendimiz sallallahu aleyhi veselleme göre Kur’an: “… Allah’ın en sağlam ipidir. O, hikmet edalı hatırlatan bir beyan... Ve Hakk’a ulaştıran bir yoldur. O, kendisine uyanları kaymaktan, kendisini kıraat eden dilleri de iltibastan korur. Âlimler hiçbir zaman ona doyamaz. Onu çokça okuyana usanç vermez ve tadını eksiltmez. Onun insanlarda hayret uyaran yanlarının sonu gelmez…” (Tirmizi, Fedailu’l Kur’an, 14; Müsned, 94)
Bu hadis, Kur’an’ın ruhunu, mahiyetini, engin muhtevasını ve onun nasıl bir hazine olduğunu, derin ama bir o kadar da özlü ifade edebilen en geniş hadistir. Hz. peygamber sallallahu aleyhi vesellem onu, okuyup anlamaya, anladıktan sonra yaşamaya varıncaya kadar, birçok açıdan ele almıştır.

İşte, Kur’an’ın bu tarifine uygun bir yaşam sürenler, kuşkusuz mana yörüngeli bir denizde mutluluğa yelken açmış olmaktadırlar.

Kur’an’ın sihirli ufkuna atıfla ona getirilen birkaç tanıma da yer vermek istiyoruz: “Kur’an, insanoğlunun kıymet ve değeri ölçüsünde, onun kalp, ruh, akıl ve cismaniyetini nazar-ı itibara alarak, yüksekler yükseğinden nüzul ile insanlık ufkunda tulu etmiş, en mükemmel mesajlar ve ilahi kanunlar mecmuasıdır.” (Fethullah Gülen, Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar, Işık Yayınları, İzmir, 2011,23.)

Ayrıca, yine aynı yörüngede kaleme alınmış şu tanım da onun ne derece benzersiz bir kitap olduğunu ortaya koyma bakımından dikkate şayandır: “Sonsuzun, kelime ve harfler dünyasının parıldayan ışığıdır Kur’an. İns u cinin duygu, düşünce ve his atlasında melekûtun sesi soluğudur Kur’an…” (A.g.s.)

Görüldüğü gibi İlahi Kelam’a getirilen böylesine enfes bir tanımla, onun sesinin duyulmasıyla gönül gözleri aydınlığa kavuşmuş, duygu ve dil bütünlüğünün elde edilmesiyle gönül dile gelmiş ve o gönlün sesi manevi bir sedaya bürünmüştür.

Bu da şu demektir ki, insanoğlu bu muhteşem mesajlara her açıdan kulak vermelidir. Kur’an’ı; kalbiyle, ruhuyla, aklıyla yoğurmak suretiyle ortaya koyacağı bir hayat nizamı ve onun geliş gayesine uygun söz ve davranış birliği elde etmelidir. Bu öylesine bir söz ve davranış olacak ki, Kur’an’ın hissiyatına matuf ve onun derinliğinden çıkmışçasına bir ahenk arz etmiş olsun.

Kimleri Dinlemeli ve Dinletmeli

Bilindiği gibi yüce kitabımız için şöyle bir değerlendirme yapılmaktadır: “Kur’an, Arabistan’da nazil oldu, Mısır’da okundu ve İstanbul’da yazıldı.” Bu değerlendirmeden çıkan bir realitedir ki Kur’an Arabistan da nazil olmuştur.

Öte yandan, Kur’an üzerine yapılan çalışmalara bakıldığında, en mükemmel Kur’anî nağmelerin Mısır coğrafyasından yükseldiği görülmektedir. Şunu kabullenmek zorundayız ki, Kur’an tilavetinin en önemli temsilcisi Mısır coğrafyasıdır. İşte, bu beldenin bu hususta yetiştirdiği ve tilavet hususunda temsilci konumuna yükselttiği öyle şahsiyetler vardır ki, kimi zaman onların isimlerini dahi hatırlamak kişide Kur’an’a karşı bir ilgi ve sevgi oluşturmaktadır.

Örneğin, bir Abdussamed’i hatırlamak, Kur’an tilavetinde güzel bir sese ihtiyaç olduğunu, bir Mustafa İsmail’i hatırlamak, tilavette sanata gereksinim duyulduğunu ve yine bir Sıddık Minşavi’yi hatırlamak, Kur’an tilavetinin hüzünlü okunması gerektiği bilgisini bize vermektedir.

Ayrıca, Ahmed Na’ina, Mustafa Ragıb Galveş, Abdulmun’im Tuhi ve Abdulvahhab Tantavi gibi Kur’an’ı anlamına göre okuyan isimler, okuyuşlarıyla, insanı Kur’an’ın altın iklimine sokmaktadırlar. Bu iklimde seyahat edenler, bu İlahi nağmelerin perde arkasını merak ederek, yüce Kelam’a karşı yeniden bir alaka duymakta ve onun satır aralarında meraklı bir arayışa girmektedirler.

İşte, bu hususları, okuyuş stili içinde barındırdığından dolayıdır ki, Kur’an’ın Mısır’da okunduğu meselesi, haklı bir üne sahiptir.

Nasıl Bir Kur’an Tilaveti? 


Kur’an tilaveti insanı ötelere götürmeli, sanki Allah katından gelen bir sedaymış gibi insan gönlünde makes bulmalıdır. Ruhu okşamayan, gönlü gevşetmeyen, söz ve davranışlara etki etmeyen bir tilavet tavrı, asla başarıya ulaşamamaktadır.

Okuyuşunda hüzün bulunan bir tavır, kuşkusuz İlahi bir nağme hükmündedir, okuyuşunda güzel ses bulunan bir sunum, İlahi bir nağme hükmündedir ve yine okuyuşunda derinlik ve sanat bulunan bir tilavet örneği, yine İlahi bir nağme hükmündedir. 
 


Bu sebeple, bu formatta ortaya konulan bir tilavet, mutlaka şahsiyette büyük değişikliklere sebep olacak ve kişinin dini gelişiminde değer kazanacaktır. Bu kazanım gitgide gönlü sarıp sarmalayacak ve kişi tilavetin perde arkasını merak ederek, Kur’an’ın asıl rahlesine diz çökecektir.

İşte, böylesine önemli bir kaynak, tilavet bakımından anlamını aksettirecek şekilde sunulabilirse kuşkusuz ki bu sunum, muhatabın gönlünde o kitaba karşı bir sevgi yolu açacak ve onun Kur’an’ın altın ikliminden istifadesine zemin hazırlayacaktır.

Kur’an Tilaveti ve Din Eğitimindeki Yeri


Yukarıda ifadelerden hareketle “Din Eğitimi” adına “Kur’an Tilaveti”nin şahsiyette bırakacağı etkiyi dikkate alarak, şu değerlendirmeleri yapmak mümkündür: İşte, böylesine manalı, sanatlı okuyuşları dinlemek, insana manevi anlamda büyük bir haz verecektir.

Bu manevi haz da kişiyi dini yaşantısı adına, kendini dinleme ve dizginleme noktasında takibe zorlayacaktır. Gitgide insanda ihsan şuuru gelişecek ve kişi her an gözetildiğini düşünüp söz ve davranışlarına çeki düzen verecektir. Bu düzeni sağlamak, şüphesiz Kur’an’ın üzerimizde bıraktığı manevi etki sebebiyledir.

Özellikle bu ilahi nağmeleri küçük yaşlardaki çocuklara dinletmek ve bu eşsiz ses ve titreşimleri körpe beyinlere, çok erken zamanlarda yerleştirmek gerekmektedir.

Kur’an’ın ayetlerinin anlam bakımından etkileri farklı farklıdır. Örneğin, cennet ayetlerini okuyacak olursanız, o ayetlerin içeriğinde birer müjde havası teneffüs edersiniz; cehennem ayetleri gibi korkutucu mahiyetteki pasajlar, insanın tüylerini ürpertecek kadar keskin ve sert manalarla kuşatılmıştır.

İşte, bu noktada, her ayet anlamına göre okunduğunda, insan beyninde değişik ses ve titreşimler meydana gelecektir. Bu ayetleri manasına göre okuyan ünlü hafızları dinledikçe bu ahenklerin ilmik ilmik dokunduğu görülecektir.

Kur’an’a bu zaviyeden yaklaşmak, küçük yaşlardan itibaren, çocuğun dini eğitimi adına yapılacak en önemli çalışmalardandır. Ancak günümüzde, ebeveynlerin TV gibi iletişim araçlarıyla zaman geçirmesi sebebiyledir ki, çocuk da onları taklit edercesine ya pop müzik dinlemekte yahut da bir takım dizileri takip etmektedir. Yıkıcı etkiye sahip bir medya ağı, bırakın çocuğu etkilemeyi, anne babaları bile manevi olarak sıkıntıya sokmaktadır.

Bu noktada, aslında işe ebeveynlerden başlamak gerekmektedir. Çünkü onlar, çocuklar için gerçek bir model konumundadır. Bu sebeple, onların eğitiminin sağlam temellere dayanması, yetiştirecekleri neslin de sağlam olacağı anlamı taşır. Ama netice olarak çocuğun din eğitimi adına, söz konusu bu husus, asla ihmal edilmemeli, dağarcığı Kur’an’ın musikisiyle doldurulmalıdır.
NURULLAH DAĞ

23 Temmuz 2013 Salı


ALLAH’I GÖRÜR GİBİ…
 
 
Namazın Önemi, Faziletleri ve Edebleri 

Namaz Cennet’in anahtarıdır

Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerime’de, “… Namaz müminler üzerine vakitleri belli bir farzdır.” buyuruyor.(Nisâ; 103)

Başka bir ayet-i kerimede “...Namazı dosdoğru kılın.” diye müminlere emrediyor.(Rum; 31)

Bir diğer ayet-i kerimede ise “Müminler muhakkak felah bulmuştur (korktuklarından emin, umduklarına nail olmuşlardır). Onlar (Öyle müminler) ki, namazlarında huşu içindedirler.” diye kurtuluşa eren müminlerin, namazlarını huşu içinde eda ettiklerini beyan ediyor.(Mü’minun; 1-2)

Demek ki namazı belli vakitlerde kılmak; dosdoğru kılmak her mümine farzdır. Yani; İnsanı yoktan vareden, yaşatan, rızıklandıran, toprağı ve topraktan çıkanları ve hayvanları insanın hizmetine veren Allah, insana beş vakit namazı kılmasını emretmiştir. Namazlarını kılan müminlerin bir vasfı da ibadetlerini huşu içerisinde yerine getirmeleridir.

Fakat günümüzde pek çok Müslüman, Allah’ın emri olan namazı kılmamakta ve namazın dindeki önemini bilmemektedir. Kimisi ise namaz kılmak istemekte ama istikamet içerisinde, bir düzen tutturarak bunu sürdürememektedir. Bir kısım kimseler ise namaz kılmakta ama hakkını verememektedirler. Bir başka kısımdakiler ise namazlarını düzenli kılmaktalar fakat namazı cemaatle eda etmenin İslam’ın bir şiarı olduğundan habersiz, ferdi olarak ibadetlerini yerine getirmektedirler.

Oysa namaz, Allah-u Zülcelâl’in bütün mümin kullarına farz kıldığı, insanı kurtuluşa götüren bir ibadettir. İnsana, ezan okunduktan sonra kıldığı namazdan aldığı sevap kadar, hiçbir ibadette mükâfat verilmemiştir. İnsanın Allah-u Zülcelal’e yönelişindeki samimiyeti ve aldığı mükâfatı, kıldığı namaza göredir.

‘Namazı terk edenin dini yoktur!’

Namaz, sultanın düzenlediği şölen yemeğine benzer. Bu yemekten doya doya yemek lazımdır. Yoksa sofra ortada dururken aç olarak beklemek, ondan yememek, akıllı insanın yapacağı bir davranış değildir. Namaz, cennetin anahtarıdır. Sahibini doğruca Allah-u Zülcelal’in rızasına götürür.

Ve bunlardan önemlisi, Efendimiz aleyhissalatuvesselamın beyanındaki gibi; “Kim namazı terk ederse onun dini yoktur. (Çünkü) namaz dinin direğidir.” (Taberani)
Namaz kılmayanlar, namazlarına gereken önemi göstermeyenler, namazı savsaklayanlar, büyük bir tehlike içerisindedirler. Çünkü “Kim namaza devam ederse, namaz onun için bir nur, bir delil ve kıyamet gününde bir kurtuluş olur. Kim de ona devam etmezse nursuz ve delilsiz kalır, kurtuluşa eremez. Kıyamet gününde Karun, Firavun, Haman ve Übeyy bin Halef ile birlikle haşrolur.” (Ahmed bin Hanbel) 

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Bir kimse namaz kılmaya devam ederse bu namaz kıyamet gününde onun için nurdur, burhandır, (delildir) kurtuluştur.” (Ahmed b. Hanbel, İbn-i Hıbban)

Abdullah İbni Ömer radıyallahu anhudan rivayetle, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:“İslam, beş şey üzerine bina edilmiştir. Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed sallallahu aleyhi vesellemin Allah’ın resulü olduğuna şahadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, haccetmek ve ramazan orucunu tutmaktır.” (Müttefekun Aleyh)

Bu beş şey,İslam’ın büyük temelleri ve rûkunlarıdır. Namaz, dinin direğidir. Nasıl ki, bir bina direksiz olarak ayakta duramaz ve yıkılırsa, insanında namaz ibadetini yerine getirmeden dinini muhafaza etmesi çok zordur. Yani, her kim onu ikame eder (vaktinde hakkıyla kılar)sa muhakkak dinini ayakta tutmuş olur. Her kim onu terk ederse muhakkak dinini yıkmış olur.

Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Kuşkusuz Namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor.” (Ankebût; 45) 

Namaz, müminlerle kâfirler arasındaki en önemli farklardan biridir. Kişi namaz kılmakla, hem Allah-u Zülcelal’in emrini yerine getirmektedir hem de müminlik elbisesini üzerine giyerek, inanmayanlardan ve Allah-u Zülcelal’e asi olanlardan ayrılmaktadır.
İnsanlar, namaz ibadetini yerine getirip getirmeme hususunda birkaç gruba ayrılırlar:

1. Namazı kabul etmeyenler; bunlar kâfirlerdir. Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “İnkârcı insan, ne iman etti ne de namaz kıldı.” (Kıyamet; 31) 

2. Namazı kabul eden fakat gereğini yerine getirmeyenler; bunlar hakkında da Allah-u Zülcelâl şöyle buyurmuştur: “Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki bunlar namazı terk ettiler.” (Meryem; 59)

3. Bir kısmını yerine getirirken, bir kısmını tembellikleri yüzünden terk edenlerdir. Bunların hakkında da Allah-u Zülcelâl şöyle buyurmuştur: “...Onlar namaza kalktıkları zaman tembellikle kalkarlar.”(Nisa; 141)

4. Hem kabul eden hem de gereğini yerine getirenlerdir. Bunlar müminlerdir. Allah-u Zülcelâl bunların hakkında şöyle buyurmuştur:

“Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir. Onlar ki, namazlarında huşu içindedirler.” (Mü’minun; 1-2)

“İşte, Firdevs Cenneti’ne varis olacak olanlar onlardır.” (Mü’minun; 10-11) 

İşte, bütün bunlara bakarak, insan hangi gruptan olduğunu meydana çıkarabilir.

Namazın önemi ve üstün faziletleri

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Allah-u Zülcelâl, Adn Cenneti’ni yarattığı zaman, orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşer kalbinin düşünmediği nimet ve güzellikler yaratıp ona: “Konuş!” buyurdu. O da üç defa: “Muhakkak, namazlarını huşu içinde kılanlar kurtuldu.” dedi.” (Hâkim) 

Namaz, müminler için çok mühimdir. Onun için Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Namazın dindeki yeri, vücutta baş mesabesindedir. (Nasıl başsız insan yaşayamazsa, namazsız insanda düşünülemez.)” (Taberani) 

Allah-u Zülcelâl, bir hadis-i kudside Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme şöyle buyurmuştur: “Ümmetine beş vakit namazı farz kıldım ve kendi katımda şöyle bir söz verdim: Kim beş vakit namazı vaktinde kılmaya devam ederse onu vaadim üzere cennete koyacağım. Namazlara dikkat göstermeyene hiçbir sözüm yoktur.” (Ebu Davud)

Namazın öyle büyük faziletleri vardır ki, kişi ona önem vermekle Allah’ın vaadine ve himayesine girmiş olur.

Namaz, Allah-u Zülcelâl ile kulu arasında bir yakınlıktır. Kişi, Allah-u Zülcelal’in namaz emrini yerine getirmekle, kendisini Allah-u Zülcelal’e yaklaştırmış olur. Bu sebeple insan, namazının kıymetini bilmeli ve kendisine namaz kılmayı nasip ettiği için Allah-u Zülcelal’e hamd etmelidir.
Katade radıyallahu anhu şöyle demiştir: “Danyal aleyhisselam, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin ümmetinin vasıflarını okuduğu zaman şöyle dedi: “Onlar öyle bir namaz kılar ki, eğer Nuh aleyhisselamın kavmi o namazı kılsaydı, boğulmazdı. Eğer Ad kavmi o namazı kılsaydı, onlara öldürücü kasırga gelmezdi, Semud kavmi o namazı kılsaydı onları sayha (çığlık) tutmazdı.”

Daha sonra Katade radıyallahu anh şöyle dedi: “Namaza dikkat edin. O, Müminler için güzel bir ahlak yoludur.”
Namaz, kıyamet gününde insanın sorguya çekileceği ilk ameldir. Eğer namazın hesabını kolay verirse diğer sorgusu da kolay olur.
Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Kulun kıyamet gününde ilk sorguya çekileceği ibadet namazdır. Namazı düzgün ise diğer amelleri kabul edilir. Namazı düzgün değilse diğer amelleri de kabul edilmez.” (Taberani)
 

Namazı vaktinde,huşuu ile kılmak

Huşu; Allah-u Zülcelal’den korkmak, çekinmek gibi kalbin faaliyetlerinden olmakla beraber, namazda sağa sola bakmamak, oynamamak gibi davranışlardır.

Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede kurtuluşa erecek müminleri şöyle beyan etmiştir: “Müminler muhakkak felah bulmuştur (korktuklarından emin, umduklarına nail olmuşlardır). (Öyle müminler) ki onlar namazlarında huşua riayetkârdırlar.”(Mu’minun; 1-2)

Namaz içinde “Huşu” halinde olmaktan maksat, Allah’tan korkarak ve sükûnet içinde namaz kılmaktır. Bu da namaz kılanın, kalbiyle sadece Allah’a yönelmesi, namaz dışındaki her şeyi kalbinden çıkarması ve namazı diğer bütün şeylere tercih etmesiyle olur. İşte, o zaman namaz kılan kişi, rahatlık hisseder ve kıldığı namazdan zevk alır.Bu şeklide namaz kılan kimse hem kalben hem de vücutça sükûnet hisseder, huzur içinde olur. Ayet-i kerimede, işte böyle bir müminin kurtuluşa ereceği beyan edilmektedir.

Allah-u Zülcelâl başka bir ayet-i kerimede de şöyle buyurmuştur: “Yine onlar, Rablerinin rızasını isteyerek sabreden, namazı dosdoğru kılan, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık olarak (Allah yolunda) harcayan ve kötülüğü iyilikle savan kimselerdir. İşte onlar var ya, dünya yurdunun (güzel) sonu sadece onlarındır.” (Ra’d 22)

Ayet-i kerimeden anlaşılacağı üzere Allah-u Zülcelâl, kâmil müminleri; “Namazı rükün ve şartlarına tam riayet ederek, kalpleri Allah Teâlâ’ya karşı huşu içinde, O’nun rızasına uygun şekilde dosdoğru namaz kılarlar”, diye tarif ediyor. Demek ki namazı dosdoğru kılmak, kâmil müminlerin bir alametidir. Allah-u Zülcelâl’in razı olduğu kullardan olmak isteyen kimseler, bu ayet-i kerimede tarif edildiği gibi olmak için gayret etmelidirler.

Bir rivayette geçtiği üzere“Ubade b. Samit radıyallahu anhu der ki, “Resulullah sallallahu aleyhi vesellemi şöyle buyururken işittiğime şehadet ederim: ‘Beş vakit namazı Allah-u Teâlâ farz kılmıştır. Kim bu namazların abdestini güzelce alır, onları vaktinde kılar, rükünlerini, secdelerini huşu içinde eksiksiz yaparsa Allah onu bağışlayacağına söz vermiştir. Bunları yapmayana, Allah söz vermemiştir. İsterse bağışlar, dilerse ona azap eder.” (İmam Malik, Ebu Davud, Nesai, İbni Hıbban)

Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki ben, yalnızca ben Allah’ım! Benden başka ilâh yoktur. Bana kulluk et; beni anmak için namaz kıl.” (Taha; 14)

Abdullah b. Mes’ud radıyallahu anhu der ki; “Resulullah sallallahu aleyhi veselleme:

- Yüce Allah katında hangi amel daha sevimlidir? Dedim:
- Vaktinde kılınan namaz, buyurdu:
- Sonra hangisi? Dedim:
- Ana-babaya itaat, diye cevap verdi.
- Daha sonra hangisi? Diye sordum.
- Allah yolunda cihad, dedi. İbni Mes’ud:
- Bunları bana Resulullah sallallahu aleyhi vesellem söyledi. Şayet daha fazla sorsaydım daha fazla cevap verirdi.” dedi. (Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai)

Namaz kılan kişi, Allah katında çok kıymetlidir. Hatta bu kişinin, iki vakit arasında işlemiş olduğu küçük günahları Allah-u Zülcelâl affetmektedir. Bu büyük nimetten mahrum kalmak, akıllı insan işi olmasa gerektir.

Allah’ı görüyor gibi…

Namaz kılan şahıs, göklerde bulunan ve çeşit çeşit ibadetler yapan meleklerin tümünün ibadetlerini yerine getirmektedir. Allah-u Zülcelâl, gökleri yedi kat olarak yarattı ve her bir göğü de çeşitli ibadetler yapan meleklerle donattı. Bir katta kıyamda olan melekler vardır. Bunlar, sura üfleninceye kadar kıyamdadırlar. Bir katta sücud (secde) halinde duran melekler vardır. Bir katta Allah’ın azametinden kanatları kırık bir vaziyette duran melekler vardır.

Bir katta Allah’ın Arş-ı Âlası’nın etrafında tavaf yapan ve Rablerine hamd-u sena eden melekler vardır. Bu tavaf yapan melekler, aynı zamanda yerdeki insanlara da mağfiret dilerler. Allah-u Zülcelâl müminlere ikram etmek, onlara şeref kazandırmak ve göklerdeki meleklerin ibadetindeki paylardan onları nasiplendirmek için bütün gök katlarındaki meleklerin ibadetlerini namazın içinde toplamış ve o namazı da bize nasip etmiştir. Ancak kişinin huşu ve huzuruna göre, o namazdan ona üçte bir, dörtte bir veya onda bir kadar ölçülerde sevaplar vardır.

Mümin namazını tam kılmaya ne kadar çok gayret ve özen gösterirse, huşuu ve huzurlu olursa, namazın rükû ve secdesini güzel yaparsa o namazdan alacağı pay da o kadar çok olur. Huzurlu olmazsa, rükû ve secdesini tam yapmazsa namazdan alacağı ecir ve sevap da o kadar az olur.Kişi namaza durduğu zaman, kalbi Allah’tan gafil olursa bir şey elde edemez.

İşte, insan Rabbi ile münacatında (konuşma) kalbinin gaflette olmasından hayâ etmelidir. Çünkü Allah kalbimizden haberdardır. Bunu yakinen bilmeliyiz ki namazımızın sevabı; huşu, huzur, tevazu ve yalvarmamızın çokluğu kadardır. Bu sebeple, namazımızı sanki Allah’ı görüyormuş gibi kılmalıyız. Biz O’nu görmesek bile, O’nun bizi gördüğünü unutmamalıyız.

Bazı âlimler şöyle buyurmuştur: “Allah’ın katında senin namazının değeri, huşûun miktarıncadır. Gafletle kılınan namaz, ne kadar zahiren sahih olsa da bu namazın sahibinin tevbeye ihtiyacı vardır.
Allah-u Zülcelâl bizleri, namaz emrini hakkıyla yerine getiren kullarından eylesin.” (Âmin)

Not: Bu yazı, muhterem Seyda Muhammed Konyevî Efendinin eserlerinden derlenmiştir.
GÜLİSTAN
 Geri Dön
http://www.esinti.biz/ 
HAYATA DAİR DOPDOLU BİR SİTE 

22 Temmuz 2013 Pazartesi



TEVBE RAMAZAN’DA BİR BAŞKA GÜZEL!
 151. Sayı
 Temmuz 2013
 
Ramazan-ı Şerif, hiç şüphe yok ki kudret ve azamet sahibi Allah’ın, sonsuz rahmetinden kullarına yaptığı bir ikram ve müjdeler dolu bir ihsanıdır. İçinde barındırdığı fırsatlar ve müjdeler sebebiyle, bir anı dahi boşa geçirilmeyecek kadar değerlidir.

Bir şey ne kadar kıymetli olursa olsun, ancak ona verilen değer ve gösterilen alaka kadar insan ondan istifade edebilir. Ramazandan hakkı ile istifade edebilmek de ancak ona gerekli hürmet ve özeni göstermekle mümkündür.

İlk Adım

Bir müslümanın Ramazan’ın hakkını vermesi ve onu layıkıyla değerlendirebilmesi için ilk yapması gereken şey nedir ve nasıl başlamalıdır?

Her şeyden önce, bir Müslüman İslami bir bilinçle hayatını yaşamaya çalışır. Kimi zaman değişen istikamet ve yaşam rotasını düzeltmek için ya tevbe eder ya da oturur ellerini başının arasına alarak muhasebe yapar…

İnsanın, İslam’ı Ramazan’la başlayan bir gayretle hayatına tatbik edebilmesi için her şeyden önce sağlam bir tevbe ile işe başlaması gerekir. Samimiyetle Allah’a yönelerek ve geçmiş günahlarını baştan sona göz önüne getirerek, yani muhasebe ederek devam eder. Sonuçta da kaybettiklerinden ve verilen emanetlerin hakkını o ana kadar yerine getirememesinden dolayı pişman olarak Rabbinin af ve merhametine el açar...

Bilindiği gibi tevbe etmek tüm müminlere farzdır. Farz olan bir şeyi de acele olarak yerine getirmek şarttır.

Kendisine Ramazanda tevbe etmek nasip olan insan o kadar talihlidir ki, bu Allah-u Teâla’nın kendisini affedeceğine dair büyük bir işarettir ve kendisine verilmiş bir fırsattır.

Karşısına böyle bir fırsat çıkan kişi, hemen onu değerlendirmelidir. Çünkü yeryüzünde dolaşarak Allah’ı anlatan, Allah’a ve dostlarına çağıran, Allah’ın güzel kulları çoktur. Bunlardan biri karşınıza çıkarsa sakın bu fırsatı kaçırmayın! Onu bir ganimet bilin ve hemen tevbe edin.

Ramazanda yapılan tevbe

Bir arkadaşım kendisinin, bir Ramazan ayında tevbeye nail olduğunu anlatmıştı. Bazı salih kişiler kendisine nasihat etmişler ve tevbe etmesine vesile olmuşlardı. Tevbesinde durabilmesi için manevi bir reçete hükmünde olan bir takım şartları yerine getirmesini söylemişler, o da o gece kendisine anlatılan her şeyi yapmıştı.

Arkadaşım, ertesi gün hiç yaşamadığı kadar huzurlu hissederek uyanmış. Daha sonra, kendisini evin sessiz bir köşesinde tek başına sevinç gözyaşları dökerken bulmuştu. O an, içinin coştuğunu, öyle ki bu coşkunun artarak tüm benliğini sardığını anlatmıştı.

Kalkıp abdest almış olmasına rağmen, ağlamaktan bir türlü kendisini alamamış. Namaza durmuş fakat iki rekâtlık namazı, üç saatte ağlamaktan ancak bitirebilmiş.

İşte, o Ramazan gününde kendisine yapılan tevbe teklifini kabul etmesinden sonra hayatı böyle değişmiş…

“Hayatımda yaşadığım en anlamlı Ramazan’dı. Allah’a hamd olsun, o günden sonra namazlarımı da farklı bir mana ve zevk hali içerisinde kılar oldum.” demişti bana…

Allah-u Teâla herkese nasip etsin, inşaallah.
BİLAL TELCİ
Bu yazı Gülistan dersgisinden alıntı yapılmıştır...

21 Temmuz 2013 Pazar

Bediüzzaman Said Nursi Belgesel Hayatı


BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ KİMDİR?

DOĞUMU VE GENÇLİĞİ
Bediüzzaman Said Nursi 1878'de[1] Bitlis'in Hizan ilçesinin Nurs köyünde, yedi çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. Babasının adı Mirza, annesinin adı ise Nuriye’dir. Küçük yaşından itibaren ilme merak salan Said, ilk eğitimini, tahsilde olan ağabeyi Abdullah’ın izne geldiği zamanlarda, ondan aldı.
Henüz çok küçükken eşya ve hadiseleri inceden inceye sorgulamaya başlayan Said, dokuz yaşından itibaren çıktığı ilim yolculuğunda bir çok ilim merkezlerine uğradı, ama hiçbir yerde uzun süreli kalmadı. Üç aylık, en uzun süreli ve düzenli eğitimini,  on dört yaşlarında iken, sonradan Ağrı ilinin bir kazası olan Doğubeyazıt’taki Beyazıt Medresesi’nde, Şeyh Mehmet Celâlî'den aldı.  
Bu üç aylık sürede, medrese eğitiminde yer alan kitapların yanında pek çok başka kitabı da okudu. Buradan icazetini alarak Doğubeyazıt'tan ayrıldı. Said, genç yaşına rağmen klasik medrese eğitiminin sınırlarını aşan engin bir birikime sahip olmuştu.
Said, Doğu’daki bir çok ilim merkezlerine giderek, o dönemin medrese âlimleri arasında gelenek hâlinde olan ilmî münazaralara katıldı. Keskin zekâsı ve güçlü hafızasının yardımıyla, katıldığı bütün münazaralardan başarıyla çıktı. Doğu’daki meşhur alimlere rüştünü fiilen ispatlamış olan Said'in genç yaşta ulaştığı ilim seviyesi, herkesi hayrete düşürdü. Anlaşılması en zor konuları bile hemen kavraması, okuduğu ve incelediği kitapları bir kere okumakla ezberine alması gibi farklılıkları sebebiyle, zamanın âlimleri ona “Bediüzzaman (zamanın eşsizi)”[2] unvanını verdiler.
Şirvan, Siirt, Bitlis ve Tillo’dan sonra 1894’te Mardin’e geçen Nursi, burada bir yandan ilmi münazaralara devam ederken, diğer taraftan da Şehide Camii’nde ders vermeye başladı. Hürriyet, meşrutiyet kavramlarını ve bu kavramlar etrafında İstanbul’da başlayan fikri ve siyasi mücadeleleri ilk kez burada duyan Nursi, bir çok sosyal faaliyetin de içinde yer aldı. Siyasetle ilgilenmeye de ilk defa Mardin'de başlayan Bediüzzaman, tartışmalarda fikrini açıklamaktan geri durmuyordu. Bulunduğu topluluklarda tartışmalara neden olan Said Nursî'yi, Mardin Mutasarrıfı, bir tedbir olarak il hudutları dışına çıkarmak zorunda kaldı.[3]
Bitlis'e giden Bediüzzaman'ın ilmî vukufiyeti ve farklı kişiliği, Bitlis Valisi Ömer Paşa'nın dikkatini çekti. Ömer Paşa Bediüzzaman'a vilâyet konağında kalarak çalışmalarını devam ettirebilmesi için bir oda tahsis etti. Doğu ve Batı klasikleriyle beraber, fen bilimlerine ait kitapları da içinde bulunduran konağın büyük kütüphanesi, Bediüzzaman'ın fen bilimlerine ait en son bilgilere ulaşması için bir zemin oluşturdu. Bitlis vilâyet konağında geçirdiği iki yıl süresince, din ilimlerine olduğu kadar fen ilimlerine de vakıf oldu.
İki yıl kadar Bitlis’te kalan Bediüzzaman, şehrin ileri gelenlerinin, özellikle de Van Valisi Hasan Paşa’nın[4] daveti üzerine Van’a gitti. Henüz yirmi yaşlarında olan Nursi bu tarihten itibaren yaklaşık on, on iki sene kadar Van’da ikamet etti. Ne yazık ki, bu dönemle ilgili elimizde çok ayrıntılı bilgi bulunmamaktadır. Ancak, devlet erkanının sohbet meclislerine sık sık katıldığı, aşiretler arası anlaşmazlıkları çözmede rol aldığı ve talebelere ders verdiği bilinmektedir.
Bediüzzaman’ın Van hayatı, Hasan Paşa’nın yerine İşkodralı Tahir Paşa’nın Vali olarak tayın edilmesi ile başka bir boyut kazandı. Musul ve Bitlis Valiliği yapmış ve II. Abdulhamid’in çok değer verdiği idarecilerden biri olan Tahir Paşa,[5]  Bediüzzaman’ı kısa sürede keşfetti ve konağının kapısını ona açtı. Bediüzzaman’daki cevher ve kabiliyeti ilk keşfeden devlet adamlarından biri olan Tahir Paşa, 1913’te vefat edinceye kadar, ona her türlü imkanı sağlamayı ihmal etmedi.
Çeşitli gazete ve dergilerin de bulunabildiği konağın zengin kütüphanesi, Bediüzzaman’ın çeşitli konularda derinleşmesi için iyi bir imkân sağlamıştı. Sosyal ve siyasal gelişmeleri yakından takip eden Tahir Paşa, bunları Bediüzzaman ile sürekli paylaşıyor ve düşüncelerini alıyordu.
Tahir Paşa’nın konağı, gerek hükümet memurları, gerek yeni faaliyete geçen modern okullarda görev yapan muallimler ve diğer ilim ehli için gözde bir mekandı. Burada sık sık ilmi, siyasi münazaralar yapılırdı. Tahir Paşa, bu münazaralara Bediüzzman’ın katılmasına ayrı bir önem verirdi.[6]
Bu yeni çevre Bediüzzaman’ın ufkuna önemli katkılarda bulunmuştur. Özellikle geleneksel kelam ilminin, İslam hakkında fen ve felsefeden gelen şüphelere ve İslam’a yöneltilen tenkitlere cevap verme konusunda, ne kadar yetersiz kaldığını yakından görmüş oldu. Bu tahlilin bir gereği olarak, Doğu alimlerince yeteri kadar bilinmeyen muasır bilimleri öğrenmenin çok büyük ihtiyaç olduğunu hissetti.
Bu konuda kendisini en çok cesaretlendiren de yine Tahir Paşa oldu. Molla Said, onun kütüphanesinden ve makamına gelen gazete ve dergilerden son derece istifade etti. Bir yandan tarih, coğrafya, matematik, fizik, kimya, astronomi ve felsefe alanında yazılmış kitapları okurken; diğer yandan da İslam dünyasını ve Osmanlıyı yakından ilgilendiren meseleleri ve gelişmeleri ilgiyle takip etmeye başladı.
Bediüzzaman Bitlis’te iken ezberine aldığı kırk kitaba ek olarak Van’da elli kitabı daha hıfzına aldı. Bu kitaplar içerik olarak tek tip değildi; din ilimleri, fen ilimleri, felsefe, tarih, edebiyat alanındaki meşhur eserlerdi. Bu doksan kitabın ezberini, özellikle gece vakitlerinde üç ayda bir hafızasında tekrar ederdi.[7]
Bediüzzaman Van’da bulunduğu sürece, daha ziyade Molla Said-i Meşhur unvanı ile tanınıyordu.
Bediüzzaman’ın Van hayatı, İslam aleminin geri kalma nedenleri ve bu durumdan nasıl kurtulabileceği konusuna odaklaştığı görülmektedir. Nihai noktada vardığı sonuç; bütün problemlerin cehaletten, ihtilaftan kaynaklandığını ve bunun için de eğitim alanında önemli ve yeni adımların atılması gerektiğiydi.
Bu anlamda ilk adımı yine Van’da attı. Van’da kaldığı sürede eğitim metodunu tamamen kendisinin hazırladığı bir medrese kurdu. Hatta bir ara Şark’ın zeki hocalarını ve zeki talebelerini Van merkezine getirtti. Bütün ihtiyaçların vakıf idaresince karşılanmasını sağlayarak, fen ve din ilimlerini bir arada vermeye başladı. Altı yedi ay süren bu eğitim denemesinde dersleri bizzat kendisi veriyordu.[8]
Molla Said’in esas hedefi, aynı metodun uygulanacağı bir üniversiteyi Doğu Anadolu’da kurmaktı. Bu üniversitede din ilimleri ile fen ilimleri birlikte öğretilecek, etnik diller de serbest tutulacaktı. Bu üniversiteye, Kahire’deki Ezher Üniversitesi’nden hareketle “Medresetüzzehra” ismini verdi. Van, Bitlis ve Diyarbakır üçgeninde gerçekleştirmeyi hedeflediği bu proje ile sadece cehalet ve geri kalmışlıkla mücadele etmekle kalınmayıp, muhtemel siyasi ve sosyal problemlere de bir çözüm bulunacağına inanıyordu.[9]
Molla Said’in Van hayatı çok verimli geçti. Bu arada gördüğü bir rüya ve hemen ardında Tahir Paşa’nın kendisine gösterdiği bir gazete haberi, onun dünyasında manevi fırtınaların kopmasına ve fikri mücadelesinin de parlamasına neden oldu. Bu rüyayı kendisinden dinleyelim:
“Eski Harb-i Umumîden evvel bir vâkıa-i sâdıkada görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının altındayım. Birden o dağ müthiş infilâk etti; dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum validem yanımdadır. Dedim: “Ana, korkma. Cenâb-ı Hakkın emridir. O hem Rahîmdir, hem Hakîmdir.” Birden, o hâlette iken baktım ki, mühim bir zât bana âmirane diyor ki: “İ’cazı Kur’an’ı beyan et.”Uyandım, anladım ki, bir büyük infilak olacak. o infilak ve inkılaptan sonra kuran etrafındaki surlar kırılacak Doğrudan doğruya kuran kendi kendini müdafaa edecek. Kurana hücüm edilecek, İcazı onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu icazın bir nevini şu zamanda izharına, haddimin fevkinde olarak, benim gibi bir adam namzet olacak ve namzet olduğumu anladım.”[10]
İşte bu rüyanın üzerinden çok geçmemişti ki, Tahir Paşa bir gazetedeki şu haberi ona gösterdi:
İngiliz Meclisi Mebusan’ında Müstemlekat Nazırı elinde Kur’an-ı Kerim’i göstererek söylediği bir nutukta:
“Bu Kur’ân İslâmların elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kur’ân’ı onların elinden kaldırmalıyız; yahut Müslümanları Kur’ân’dan soğutmalıyız.” demiş.
İşte bu müthiş haber, onda târifin fevkinde bir tesir uyandırmıştı. İstidadı şimşek gibi alevli, duyguları ve bütün letâifi uyanık ve ilim, irfan, ihlâs, cesaret ve şecaat gibi harika inayet ve seciyelere mazhar olan Bediüzzaman, bu haber üzerine; “Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez mânevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim.” der ve harekete geçer.[11] 
İSTANBUL’A İLK SEYAHAT 
Bediüzzaman, ruhunda uyanan bu azimle, öteden beri hayalini kurduğu Medresetüzzehra projesinin artık gerçekleşmesi zamanı geldiğini düşünüyordu. Bu devasa projenin tahakkuku için Tahir Paşa ile yaptığı istişareler neticesinde, resmi makamların yardımını temin etmek üzere Kasım 1907’ de, henüz otuz yaşlarında iken İstanbul’a geldi.
Tahir Paşa, İkinci Abdülhamit’e ulaştırılmak üzere, Bediüzzaman’ın şöhretini içeren bir mektubu da onunla göndermeyi ihmal etmedi.[12]
İstanbul’a vardığında, iki ay kadar Ferik (Tümgeneral) Ahmet Paşa’nın misafiri oldu. Ferik Ahmet Paşa, Bediüzzaman’ın, Doğu Anadolu’da uygulanacak olan eğitim projelerine destek bulmak amacıyla Saraya verdiği dilekçenin hazırlanmasına yardımcı olmuş ve onu gerekli kişilerle tanıştırmıştır.[13]
Bediüzzaman bu İstanbul seyahatinde, Doğu’ya ve dolayısı ile doğudaki problemlere dikkat çekmek için kıyafetini değiştirmedi. Doğu eyaletlerinin geleneksel kıyafetleriyle herkesin karşısına çıkan Nursi, kendinden emin tavırları ve etkili hitabetiyle kısa sürede dikkatlerin odağı oldu.
Bununla da yetinmeyen Nursi, herkese şaşkınlık veren bir uygulama başlattı. Fatih’teki Şekerci Hanı’nda bir otel odasına yerleştikten sonra, odasının kapısına şu levhayı astı:
“Burada her müşkül halledilir, her suale cevap verilir, fakat sual sorulmaz.”
Fatih Şekerci Hanı o dönemin önde gelen aydınlarının uğrak yeriydi. Mehmet Akif ve Rasathane Müdürü Fatin Hoca o otelde kalanlar arasındaydı.[14]
Bediüzzaman’ın bu hayret uyandıran levhası, kısa sürede dikkatleri çekmiş ve gerçekten de gelenlerin müşküllerini hallettiği, bütün sorularına cevap buldukları bir yer olmuştu.
Bu şöhret, kimi alimlerin takdirlerinin toplarken, kimilerinin de kıskançlık ve haset duygularını tahrik etti. Bu kıskançlık bir süre sonra Bediüzzaman’ın başını derde sokacaktır.
Bediüzzaman işte tam bu sıralarda (Mayıs 1908) eğitim reformları hakkındaki fikirlerini içeren dilekçesini Saray’a sundu.
Bu dilekçenin metni beş ay kadar sonra, 19 Kasım 1908’de Şark ve Kürdistan gazetesinde yayınlandı. Fakat gazetenin giriş yazısında da ifade edildiği üzere, bu dilekçe hiç de hoş olmayan sonuçlar doğurdu.
Bir yandan bazı alimlerin hasımca tavır takınmaları ve diğer yandan, hürriyetin kısıtlandığı bir dönemde, Bediüzzaman’ın mevcut eğitim politikalarını tenkit etmeye kadar giden pervasız ve cesaret dolu konuşmaları, Saray’ın dikkatini çekmiş ve sıkı gözetim altına alınmıştı.      
Bir süre sonra, “Her soruya cevap veren ve Saray’a karşı böyle pervasız olup, eleştiriler getiren bir adam, olsa olsa deli olabilir.” denilerek, Bediüzzaman akıl hastanesine sevk edilir.[15]
Hastahanede onu muayene etmek üzere Saray doktorlarından biri görevlendirilir. Bediüzzaman doktora, neden ve nasıl buraya gönderildiğini dört madde halinde anlatır ve doktor hayretler içinde kalır. Büyük bir deha ve yüksek bir zeka ile karşılaştığını fark eden doktor:
“Şimdiye kadar İstanbul’a gelenlerin içerisinde zeka ve fetanetçe (aşırı zeki)  böyle bir nadire-i cihan bulunmuş değildir.”
şeklinde bir rapor hazırlar ve Saraya gönderir.
Bu raporu alan ve daha önce İkinci Abdülhamid’e Bediüzzaman hakkında yalan yanlış bilgiler vererek onu yanıltan Saray paşaları telaşa düşerler ve bir an önce onu İstanbul’dan uzaklaştırmanın yollarını ararlar.
İlk tedbir olarak Bediüzzaman’ı hemen bir hapishaneye naklettirirler ve orada da başlarına bela olmaması karşılığında rüşvet teklif ederler; ancak bir netice elde edemezler. Ardından Padişah’ın iradesi ile Zaptiye Nazırı Şefik Paşa Bediüzzaman’a gönderilir.
Zaptiye Nazırı Padişah’ın selamını kendisine ilettikten sonra, Doğu’ya tekrar dönmesi halinde kendisine otuz lira maaş bağlanacağını söyler ve bunun üzerine Bediüzzaman ile aralarında ciddi bir tartışma başlar. Bediüzzaman cevap olarak:
“Ben maaş dilencisi değilim. Kendim için değil, milletim için geldim. Hem de bunu bana teklif etmek, rüşvet ve susma payıdır. Benim şahsi menfaatimi neden milletin genel menfaatine tercih ediyorsunuz?” der.
Rüşvetin fayda vermeyeceğini anlayan Şefik Paşa:
“Nasıl ve hangi cesaretle Padişah’ın teklifini reddediyorsun, sonun çok vahim olacaktır.”
diyerek tehdit yolunu dener. Bediüzzaman cevap olarak:
“Reddediyorum, ta ki Padişah beni çağırsın da gerçekleri söyleyeyim. Hem, idam olunsam, bir milletin kalbinde yer edeceğim,..”
diyerek bu tehdide beş para önem vermez ve Şefik Paşa eli boş olarak geri döner.[16]
Said Nursi’nin o dönemdeki portresini “Sırat-ı Müstakim Dergisi”nin sahibi olan Eşref Edip, şu ifadelerle resmeder:
“Hürriyet mücadelesinde celadet ve şehameti o derece idi ki, herkesin ağzını açmaktan korktuğu, işaretle konuştuğu bir zamanda onun bu kadar cesaret ve celadet göstermesi zamanın havsalasına sığmadı. Sarayın ve paşaların ferman ferman olduğu, mutlak bir kudrete sahip olduğu bir zamanda şark vilayetlerinden gelen bir adamın bu kadar cesaret göstermesi hayret ve taaccüple telakki edileceği tabii idi. Halka köle nazarı ile bakan müstebit paşalar;  ‘Bu kadar cesaret akıl karı değildir!..’ diyerek onu tımarhaneye sokmaktan başka kendileri için halas ve rahat çaresi göremediler.”[17]
Bediüzzaman, zulmen atıldığı bu ilk hapishanede çok kalmaz ve Meşrutiyet’in kabulünden sonra ilan edilen siyasi af kapsamında hürriyetine kavuşur.
31 MART OLAYI VE BEDİÜZZAMAN
Hürriyetin ilanı ile birlikte İstanbul’un her tarafında bir kargaşa ve infial dönemi başlamıştır. Bu sosyal çalkantıları durdurmak ve insanları yatıştırmak gerekiyordu. Bunun tek bir yolu vardı; insanları ikaz etmek ve hürriyetin nimetlerini inandırıcı bir üslupla anlatmak…
Meşrutiyet’in başına meşruiyeti de ilave ederek, “Meşrutiyeti meşrua” sloganı ile hürriyeti anlatmaya çalışan Bediüzzaman, Meşrutiyet’in üçüncü gününden itibaren bir taraftan gazete ve dergilere yazı yazarken, diğer yandan da etkili hitabeti ile miting meydanlarında ve konferans salonlarında binlerce insana hitap ederek ortamın bir an önce yumuşamasına yardımcı oldu.
Bugünlerde, özellikle Selanik patlamaya hazır bir bombayı andırıyordu. Bediüzzaman 11 Temmuz’da Sultan Ahmet meydanında yaptığı “Hürriyete Hitap” nutkunun aynısını, Selanik meydanında da vererek, tırmanan tehlikenin önünü kesti.[18] Özellikle Şehzadebaşı’ndaki Ferah Tiyatrosu’nda çıkan kavgayı, etkileyici hitabetiyle son anda önlemiş oldu.[19]
Hamallar, İttihatçılara ve dolayısı ile Meşrutiyet’e karşı tavırlarını boykot yaparak ortaya koydular. İstanbul’da yaşayan ve hamallık yapan Kürtlerin bu siyasi ve anarşik olayların içine çekilmesi tehlikesini sezen Said Nursi, hamalların yoğun olduğu yerlere, özellikle kahvehanelere gidip konuşmalar yaptı ve Meşrutiyeti anlattı. “İlla boykot yapacaksanız, (O sırada) Bosna Hersek’i ilhak eden, Avusturya mallarına karşı yapın.” Diyerek, öfkelerini başka tarafa çekmeyi başarmış ve çıkması muhtemel büyük bir boykot ve anarşiyi önlemiş oldu.[20]
Meşrutiyet’ten rahatsız olan bir diğer kesim de ulema ve talebelerdi. Zira onlar, anayasal sistemin ve hürriyetin dine aykırı olduğunu iddia ediyorlardı. Bunu fark eden Said Nursi, Meşrutiyet-i meşruanın İslam’a aykırı olmadığını, dört hak mezhebin klasik kaynaklarına dayanarak ve İslam tarihinden örnekler vererek ortaya koymaya çalıştı. Bunu yaparken, bir yandan gazetelere, dergilere yazılar gönderiyor, diğer yandan da medrese mensuplarının toplandığı yerlere giderek konuşmalar yapıyordu.
Meşrutiyete tepkili diğer bir zümre de askerlerdi. Üstlerine, özellikle Harbiyeli subaylara itaat etmemeye başlayan askerler, büyük bir felakete adeta davetiye çıkarıyorlardı. Bu tehlikeyi fark eden Bediüzzaman, İstanbul’un farklı yerlerinde bulunan avcı taburlarını bir bir dolaşarak“Meşrutiyet’in yanlış anlaşıldığını ve dine aykırı bir tarafı olmadığını” anlattı. İslam’ın anarşiye karşı olduğunu ve üstlerine itaat etmemeleri durumunda anarşiyi körükleyeceklerini anlatarak, onları itaate sevketti.[21]
Meşrutiyet’in ilanı sadece İstanbul’da değil, Doğu’da da infiallere neden olmuştu. Said Nursi “Bediüzzaman” imzası ile doğudaki nüfuzlu kişilere ve aşiret reislerine altmış kadar telgraf çekti. “Meşrutiyet ile dine bir zarar gelmeyeceğini, aksine dinin inkişaf edeceğini” anlatarak onları yatıştırdı.
Bugünleri sonradan anlatan Bediüzzaman, hizmetlerini şu cümleyle özetliyordu:
  “Nerede bir yangın görsem, onu söndürmeye koştum.”[22]
Takvimler 13 nisan 1909’u gösterdiğinde, tarihe “31 Mart Vakası” olarak geçen büyük bir isyan baş gösterdi. Mevcut kargaşayı fırsat bilen karanlık ellerin çıkardığı bu isyanla her şey altüst olmuş ve İkinci Abdülhamit tahtan indirilmişti.
Said Nursi, isyanın üçüncü gününde isyan eden askerlere gazetede yazdığı yazılarla, dördüncü gününde ise bizzat Harbiye Nezareti’ne giderek onlara hitap etti ve isyanı bitirmelerini istedi.
İsyanın on birinci gününde, Mahmut Şevket Paşa komutasındaki Hareket Ordusu isyanı bastırdı ve sıkıyönetim ilan edildi. İsyancıların elebaşıları yakalanarak sıkıyönetim mahkemesinde idam edildiler. İsyanı yatıştırmak için bir dakika boş durmayan Said Nursi de olaya karıştığı iddiası ile tutuklanır. Üç hafta kadar hapiste kaldıktan sonra mahkeme huzuruna çıkarılır.
Müdafaasında, isyan öncesindeki dokuz aylık sürede yaptığı hizmetleri ve isyanın durdurulması için üstlendiği rolü dile getiren Nursi,
“Demek ki, ben bu hizmetleri yapmakla büyük cinayetler etmişim ki, burada idamla yargılanıyorum.” der.
 Ardından İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’ne dahil oluş nedenini ve şeriatın ne anlama geldiğini izah ederek, cesaret ve feraset dolu bir müdafaa yapar. Bu savunma daha sonra, Dinvan-ı Harbi Örfi adı ile kitaplaştırılır.
İdam edileceğini beklerken, beraat eden Nursi, kendisinden sonra yargılanan kırk elli kişinin de idamdan kurtulmasına vesile olur.
İstanbul’da bulunduğu iki senelik zaman diliminde, faydalı gördüğü sivil toplum kuruluşları ile hizmet etmekten kaçınmayan Said Nursi, İttihadı Muhammedi Cemiyeti’nin kurulduğunu duyunca, bu evrensel ve mübarek ismin bir grubun elinde istismar edilmemesi ve şahsi düşüncelere alet edilmemesi için  hemen gidip dahil olur.
31 Mart olayında, sıkıyönetim mahkemesinde yaptığı müdafaada; İttihadı Muhammedi Cemiyeti’ne niçin dahil olduğunu şöyle ifade eder:
“İşittim İttihadı Muhammedi Cemiyeti adı ile bir cemiyet teşekkül etmiş. Nihayet derecede korktum ki, bu ismi mübarek atlında bazılarının bir yanlış hareketi meydana gelir. Sonra işittim ki bu ismi mübareki bazı mübarek zevat, Süheyl Paşa va  Şeyh Sadık gibi zatlar daha basit ve sırf ibadet ve sünnet-i seniyeye tebaiyyete nakletmişler.”
“Lakin tekrar korktum, bu isim umumun hakkıdır, tahsis ve tahdit kabul etmez. Ben nasıl ki, dindar müteaddit cemiyete bir cihette mensubum. Zira maksatlarını gördüm. Kezalik o ismi mübareke de intisap ettim. Bu cemiyetin reisi Fahrül Alemdir. Gayesi ise Ahlak-ı Ahmediye ile tahalluk ve sünneti Nebeviyeyi ihya ve başkalarına da muhabbet etmektir.”
“İşte ben bu ittihadın efradındanım, bu ittihadın tezahürüne teşebbüs edenlerdenim. Yoksa sebebi iftirak olan fırkalardan, partilerden değilim.”[23]
Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi Said Nursi, her şeyden önce, herhangi bir grubun, Hz. Muhammed (asv)’in ismini taşıyan bu cemiyeti kendi tekeli altına alıp siyasi maksatları uğruna kullanmasından ve daha ötesi, böyle bir cemiyetin toplumda ayrılığın ve çekişmenin kaynağı haline getirilmesinden şiddetle endişe ettiği için dahil olmuş ve gerçekten de bu istismarlara engel de olmuştur.
Said Nursi’nin 23 mayıs 1909’da sıkıyönetim mahkemesinde serbest bırakılması o günün gazetelerinde şu ifadelerle duyurulmuştur:
“Bediüzzaman Said Kürdi mukaddem (başlangıçta) vaki olan ihbaratın saniadan (uydurmadan) ibaret olduğu ve bilakis mumaileyhin (kendisinin) tesisi meşrutiyette hidematı bergüzidesi (üstün ve seçkin hizmetleri) sebkeylediği (geçtiği) tahakkuk eylemekle tahliye edilmiştir.”[24]

İSTANBUL’DAN VAN’A DÖNÜŞ
Mahkemeden beraat eden Said Nursi, müdafaasında da ifade ettiği gibi,  İstanbul’a veda edip memleketine geri dönmeğe karar vermişse de, dokuz on ay kadar daha İstanbul’da kaldığı bilinmektedir. İstanbul seyahati onun için hayal kırıklığı ile sonuçlanır. İstanbul’dan umduğunu bulamayan Nursi, veda edip giderken bir vedaname yazar. Hayal kırıklığını bu vedanamede de görmek mümkündür.
“…Elveda ey gelin libası giymiş acuzei şemta (kocakarı). Sen zehirli bir bala benzersin. Belki medeniyet libası giymiş vahşi bir adama benzersin. Sureten ne kadar medeniliğin var, sireten dahi nifak, sefalet, ağraz içinde o kadar vahşisin…”[25]
Bediüzzaman Karadeniz üzerinden Batum’a ve oradan da Van’a geçer. Bu seyahat sırasında Gürcistan’ın başkenti Tiflis’e de uğrar. Burada bir Rus polisi ile aralarında bir konuşma geçer. Uzun olan bu karşılıklı konuşmada Bediüzzaman Sovyet Rusya’nın çok fazla ayakta duramayacağını ve yıkılacağını söyler.[26]
Van’a geri dönen Said Nursi, bir dakika boş durmaz, hemen aşiretleri dolaşmaya başlar. “Dağ ve sahraları bir medrese ederek Meşrutiyeti ders verdim.” diyen Bediüzzaman, aşiretler tarafından yanlış anlaşılan Meşrutiyet’in güzelliklerini, onların anlayabileceği bir dille anlatmaya çalışır. Bu seyahat sırasında halkın Meşrutiyet hakkındaki sorularına tek tek cevap veren Nursi, daha sonra bu soru  ve cevapları kitaplaştırarak “Münazarat” adı altında bastırır.
Hürriyet, demokrasi, anayasa, siyaset, insan hakları, cumhuriyet, azınlık hakları, etnik dil ve  eğitim gibi onlarca önemli konuda bilgilerin yer aldığı bu kitabı okuyan herkes, Bediüzzaman’ın ta o zamandan günümüz Türkiyesinin içinde bulunduğu problemleri  sezdiğini ve çözüm önerilerini yazdığını itiraf etmek durumunda kalmaktadır.
Bu sırada Arapça olarak kaleme aldığı bir diğer eser de, alimlerin reçetesi olarak bilinen ve yüksek bir ilmi içeren  “Muhakemat”  adlı kitaptır. Bu eser 1911’de bizzat kendisi tarafından Türkçeye tercüme edilerek yayınlanmıştır.
1910 tarihine gelindiğinde, Bediüzzaman seyahatin yönünü güneye çevirerek, Hakkari, Bitlis, Muş,  Urfa, Kilis, Diyarbakır’a uğrayarak Şam’a geçti. Şam’a gelmesindeki önemli gayesi, buradan Mısır’a geçerek El Ezher Üniversitesinin, eğitim sistemini yerinde görüp incelemekti. Ancak, Şam’da çok sayıda Ezher mezunu alimlerin olması, Üniversite hakkında onlardan yeteri kadar bilgi alması ve bir an önce İstanbul’a gitme gereği, Mısır’a geçmesine engel oldu.[27]
Şam’da iken, alimlerin ısrarı üzerine Şam Emevi Camii’nde bir hutbe verdi. Yüzden fazla alimin hazır olduğu, on bin kişiye hitaben verilen bu hutbenin konusu; İslam dünyasının içinde bulunduğu olumsuz durumun nedenleri ve bundan kurtulmanın çareleriydi. Bu hutbe daha sonra “Hutbe-i Şamiye” adı ile kitaplaştırılmıştır.

İSTANBUL’A İKİNCİ GİDİŞ
Bu hutbeden sonra Şam’da fazla kalmayan Nursi, Beyrut’a ve buradan da deniz yoluyla İstanbul’a geçer. İstanbul’a ikinci kez gelen Nursi’nin amacı yine aynıydı. Zira Doğu’da yaptığı seyahatlerde, yıllardır hayalini kurduğu üniversite hakkındaki kanaati daha da pekişmiş ve bu projenin bir an önce faaliyete geçmesi için tekrar İstanbul’un yolunu tutmuştu.
İlk gidişinde II. Abdulhamit’e ulaşamayan Nursi, bu kez Sultan Reşad ile İttihat ve Terakki yetkililerine projesinin önemini anlatacak ve desteklerini isteyecekti.
Bediüzzaman, 1911 Haziran’ında Rumeli seyahatine çıkan Sultan Reşad’ın saltanat kafilesine Şark vilayetlerini temsilen katıldı.[28]
Üsküp’te bir lise binasının balkonundan, yüz binlerce Rumeli halkına seslenen Sultan Reşad’ın hemen yanında Bediüzzaman da yer almıştır.[29]
O tarihlerde Kosova’da büyük bir üniversitenin açılması kararı alınmış ve hatta yirmi bin altın tahsisat da yapılmıştı. Bediüzzaman hem Sultan Reşad’a ve hem de İttihat ve Terakki yetkililerine,“Şark böyle bir üniversiteye daha ziyade muhtaçtır,..” diyerek, projesini gerekçeleriyle birlikte detaylı bir şekilde anlattı.
Soru cevap şeklinde geçen bu karşılıklı konuşma üzerine Sultan Reşad, Bediüzzaman’ın fikirlerini çok isabetli bulur ve elinden gelen yardımı yapacağına söz verir.
Bu seyahatten kısa bir süre sonra Balkan Harbi patlak verince, Rumeli’deki üniversite planı suya düşer ve oraya tahsis edilen yirmi bin altın, Bediüzzaman’ın Şark projesine aktarılması kararı alınır.

TEKRAR VAN’A DÖNÜŞ
Ayrılan bu tahsisattan bin altın kadarı Beidüzzaman Van’a geldikten sonra Van valiliğine gönderiliyor.  Tahsisatı alınır alınmaz, Van gölünün kenarındaki Artemit(Edremit)’te gerçekleştirilen büyük bir merasimle üniversitenin temeli atılır.[30]
Fakat ödeneğin devamının bir türlü gelmemesi nedeniyle proje ilerleyemez. Gerek Tahir Paşa ve gerekse halefi olan Tahsin Paşa, Dersaadet’e gönderdikleri telgraflarla ödeneğin hızlandırılmasını rica etmişlerdir. Bu yazışmalarla ilgili İstanbul Başvekalet’te yirmi kadar belge tespit edilmiştir.
Bu telgraflar neticesinde İstanbul’dan olumlu mesajlar gelmişse de Evkaf Nezareti tarafından gönderilen 2 Ağustos 1913 tarihli bir telgrafta Üniversite inşaatının masraflarının karşılanamayacağı bildirilmiştir.[31]
Bediüzzaman bir taraftan tahsisatın gelmesini beklerken, diğer yandan da boş durmaz, Van kalesinin dibinde yer alan ve Evkaf Nezaretne bağlı olan Horhor Medresesi’nde talebe okutmaya başlar. Bu medreseyi Bediüzzaman’a tahsis eden, Van Valisi Tahsin Paşa olmuştur.[32]
Bediüzzaman’ın Van’daki hayatının ayrıntılarına geçmeden önce, ikinci kez İstanbul’a yaptığı seyahatle ilgili ihtilaf veya iddia konusu olan birkaç noktaya değinmek istiyoruz.
Bu konuların başında Bediüzzaman’ın, Osmanlının resmi istihbarat teşkilatı olan, Teşkilat-ı Mahsusa ile ilgisinin olup olmadığı gelir. Bu, Bediüzzaman’ın teşkilatı mahsusa ile birlikte çalıştığı ve hatta İkinci Balkan Savaşı’na katıldığı, Edirne’nin tekrar alınmasında büyük kahramanlıklar gösterdiği iddialarıdır ki, bunu ileri süren yalnızca Cemal Kutay’dır.[33]
Ancak gerek tarihi sürece ve gerekse Bediüzzaman’ın eserlerine ve hatıralarına baktığımızda, Onun Balkan Savaşlarına katılması ve Edirne’nin alınmasında görev alması mümkün görünmüyor. Zira bu tarihlerde Bediüzzaman Van’dadır. Teşkilatı Mahsusa yetkilileri ile dostlukları olduğu muhakkaktır, ancak şimdiye kadar bu teşkilat ile birlikte çalıştığına dair bir belgeye rastlanılmış değildir. Bu iddia şimdilik bir tahminden öteye geçmemektedir.
Bir çok kişi tarafından çürütülse de[34] yine de ihtiyatla karşıladığımız bu iddianın en kuşkulandırıcı tarafı ise, “Bu bilgileri Eşref Kuşçubaşı’ndan aldım.”[35] diyen Cemal Kutay’ın, 1964’te,  Kuşçubaşı’nın vefatından sonra böyle bir iddiayı ortaya atmasıdır.
Bu kısa malumattan sonra kaldığımız yerden devam edelim. Bediüzzaman Van’da iken, Birinci Dünya Savaşı’nın hemen arifesinde Şeyh Selim’in başını çektiği Bitlis olayı vuku bulur. Rusların kışkırtmasıyla, Jön Türklerin seküler ve din dışı sayılabilecek bazı uygulamalarından dolayı İttihatçılardan memnun olmadıklarını bahane eden Şeyh Selim, 1914 yılının ilk baharında Bitlisi işgal etmeye başlar. Şeyh Selim, bu işgalden önce, Bediüzzaman’ı da yanına çekerek nüfuzundan istifade etmek ister. Ancak ileride dile getireceğimiz Şeyh Said olayında olduğu gibi, Bediüzzaman’ın tavrı net ve kesindir. Bu teklife:
“O fenalıklar ve o dinsizlikler, o gibi kumandanlara mahsustur. Ordu onunla mesul olamaz. Bu Osmanlı ordusunda belki yüz bin evliya var.    Ben bu orduya kılıç çekemem ve size iştirak edemem.”
diyen Bedüzzaman, Şeyh Selimi de bu teşebbüsünden vazgeçirmeye çalışmışsa da ne yazık ki bu talihsiz olay yaşanır. Daha sonra bir vesile ile bu olaya değinen Said Nursi şunları söyleyecektir:
O zatlar benden ayrıldılar, kılıç çektiler ve neticesiz Bitlis hadisesi vücuda geldi. Az sonra, Harb-i Umumi patladı. O ordu, din namına iştirak etti, cihada girdi ve o ordudan yüz binler şehitler evliya mertebesine çıkıp beni o davamda tasdik edip kanları ile velayet fermanlarını imzaladılar.”[36]

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI VE ESARET
1914 yılı yaklaşırken, Bediüzzaman talebelerine sık sık, büyük bir felaketin gelmekte olduğunu hissettiğini söyler. Ve medresesini adeta bir kışlaya çevirmek üzere bolca mavzer tüfekleri aldırır. Sık sık talebelerine silah eğitimi de veren Said Nursi, kısa bir sürede, uzaktaki bir yumurtayı nişan alıp vuracak duruma getirir onları.
Birinci Dünya Savaşı’nın ilan edilmesi ile birlikte, Said Nursi, yeğeni ve talebesi  Molla Habib ile bereber, hemen gönüllü alay vaizi yazılarak Erzurum cephesine gönderildiler. Kısa bir süre sonra Başkomutan Enver Paşa tarafından milis alayı komutanı unvanı ile resmi olarak görevlendirilir. Talebelerinin büyük çoğunluğu şehit düşen, Gönüllü Alay Komutanı Said Nursi, savaş sırasında büyük başarılara imza atar  ve iki sene sonra, Mart 1916’da Bitlis’te Ruslara esir düşer.[37]
Bitlis’in Rusların eline geçmesi ile birlikte esir düşen Nursi, Tiflis’te tedavi edildikten sonra Kosturma’daki esir kampına götürülür. İki buçuk sene kadar burada esir kalan Nursi, Rusya’daki rejim kargaşasından da istifade ederek firar eder.
Leningrat’tan  Almanya’ya, oradan da Petersburg üzerinden Varşova’ya gelir. Viyana’yı da gördükten sonra, Sofya üzerinden trenle 1918 Haziranında İstanbul’a ulaşır.
Bediüzzaman’ın İstanbul’a gelişi zamanın gazetelerinde şu ifadelerle duyurulur:
“Kürdistan ulemasından olup, talebeleriyle birlikte Kafkas cephesinde muharebeye iştirak eylemiş ve Ruslara esir düşmüş olan Bediüzzaman Said Kürdi Efendi ahiren şehrimize muvasalat eylemiştir.”[38]
Bediüzzaman İstanbul’da bir kahraman gibi karşılanır. Enver Paşa:
“Bu hocayı görüyor musunuz, şarktaki savaşlarda Rus kazaklarına karşı koyan bu hocadır.”
Diyerek, onu Harbiye Nezareti’nin yüksek rütbeli komutanları ile tanıştırır. Ardından da kendisine savaş madalyası takdim edilir.[39]
Diğer yandan Şeyhülislam Musa Kazım Efendi’nin teklifiyle de Sultan Vahdettin tarafından kendisine ilmiye sınıfında “Mahreç” derecesi verilir. “Mahreç Mevleviyeti” olarak da bilinen bu rütbe, Osmanlıdaki bütün resmi ulemanın başı olan “Baş müderristen sonraki rütbe.” anlamına gelmekteydi.[40]
Diğer yandan 12 Ağustos 1918’de kurulan, “Alimler Konseyi” veya “İslam Akademisi” hüviyeti taşıyan “Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye” ye kendisine haber verilmeksizin üye olarak atanan Bediüzzaman, yorgun ve rahatsız olduğu halde, “Milletime hizmettir.” diyerek bu teklifi kabul eder.[41] Mehmet Akif Ersoy’un sekreterliğini yaptığı ve dokuz kişiden oluşan bu müessese, bir çok şubeleri ile dört yıl boyunca önemli hizmetler vermiş ve Kasım 1922’de kapatılmıştır.
Bediüzzaman Kafkas cephesinde savaş halinde iken, bazen at üzerinde bazen de siperde iken söyleyip, talebesi Molla Habib’in de kaleme aldığı ve Arapça olan İşaratü’l-İcaz adlı Kur’an tefsiri başta olmak üzere, İstanbul’da kaleme aldığı  Nokta, Şuaat, Rumuzat, Sünuhat, Tuluat, Katre, Hakikat Çekirdekleri, Habbe, Zerre, Şemme ve Lemeat adlı eserleri de bastırarak neşretmiştir.[42]
Enver Paşa, “İşaratü’l-İcaz” adlı Kur’an tefsirinin bütün basım masraflarını üstlenmek istediği halde, Bediüzzaman sadece kağıt temini için müsaade etmiştir.[43]
“Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye”den aldığı maaştan sadece zaruri ihtiyaçlarını karşılayıp, büyük kısmı ile kitap basıp ücretsiz olarak dağıtmıştır.[44]
İki buçuk senelik esaret ve iki senelik savaş hayatını yaşamış olarak yorgun ve bitkin düşen Bediüzzaman, İstanbul’a geldikten sonra, yine boş durmuyor ve nerede bir hizmet varsa ya bizzat içine girerek  ya da desteklemek ve teşvik etmek sureti ile yardım ediyordu.

BEDİÜZZAMAN’IN ÜYE OLDUĞU CEMİYETLER
Bu cümleden olarak, 5 mart 1922 tarihinde Şeyhülislam Haydarizade İbrahim Efendi’nin de içinde bulunduğu bir grup tanınmış sima ile Yeşilay Cemiyeti’ni kurdu. Bu cemiyetin asıl hedefi; giderek yaygınlaşan alkollü içkiler ve diğer zararlı maddelerle mücadele etmekti.[45]
Bediüzzaman’ın katıldığı bir diğer cemiyet ise 15 şubat 1919’ da kurulan “Müderrisler Cemiyeti”dir. Dinin hakikatlerini ve Peygamber (asv)’in sünnetini öğretmeyi hedef kabul ederek yola çıkan bu cemiyet[46] 24 Kasım 1919’da “Teali İslam Cemiyeti”ne dönüştürüldü. Bunun üzerine Said Nursi diğer üyelerin aksine olarak, bu cemiyetle irtibatını hemen kesmiştir.[47]
Diğer yandan, 1919’da kurulan ve siyasi bir gayesi olmayan, sadece eğitim faaliyetleri ile ülkenin asayiş ve bütünlüğüne hizmet etmeyi amaçlayan “Kürt Neşr-i Maarif Cemiyeti”nin on beş kurucu üyesinden biri de Said Nursi olmuştur.[48]
Bu cemiyetin ismi içinde “Kürt” kelimesinin geçmesi, ırkçılık, ayrıcalık manasını akla getirebilir. Bu algının nedeni, içinde bulunduğumuz sosyal ve siyasal şartlardır. Yani günümüzde bu isim altında bir etnik çatışmanın olmasıdır. Cemiyetin kurulduğu tarihe gidecek olursak, bu ismin gayet normal karşılandığını göreceğiz. Tıpkı, İstanbul’da birçok ilimiz adına kurulan cemiyet, vakıf  ve dernekler gibi.
Bu cemiyetin ilk projesi ise, İstanbul’da başıboş bırakılan ve anarşiye karışan Kürt çocuklarını okutmak için bir ilkokul kurmak olmuştur.
Yeri gelmişken, Said Nursi’nin, “Kürt Teali Cemiyeti” ve “İngiliz Muhipler Cemiyeti” ile bir ilgisinin olup olmadığı konusuna da değinmek istiyoruz.
Öncelikle şunu ifade edelim ki; vatan ve milletin saadeti ve bekası için, Birinci Dünya Savaşı’na gönüllü alay komutanı olarak katılan, yüzlerce talebesini şehit veren, ardından Ruslara esir düşerek iki buçuk sene sıkıntılı esaret hayatı yaşayan, bir vesile ile esaretten kurtulup İstanbul’a gelir gelmez, kendisine verilen hizmetleri, “vatan ve millete  hizmettir” diyerek, reddetmeyen; şeyhülislamın, milli mücadele hareketi için, “Bu bir isyandır.” şeklindeki fetvasına karşı, “Milli mücadele bir cihattır ve haklı bir mücadeledir.” şeklinde aksi bir fetva ile cevap veren bir zatın, zararlı cemiyetlerle ne gibi bir ilgisi olabilir.  
Kürt Teali Cemiyeti özerk bir Kürdistan hedefliyordu. İngiliz Muhipler Cemiyeti ise, Ülkenin ayrılıkçı kodları ile oynayarak, bölüp parçalamanın ve neticede İngiliz hakimiyetini egemen kılmanın peşindeydi.
Kürt Teali Cemiyeti’nin kuruluş tarihi 6 kasım 1917’dir. Halbuki, Bediüzzaman Mart 1916 ile Haziran 1918 tarihleri arasında Rusya’da esirdir. Bu cemiyet ile Bediüzzaman’ı irtibatlandırmak ne tarihsel açıdan ve ne de Bediüzzaman’ın temel felsefesi açısından mümkün değildir.[49]
Ancak Bediüzzaman, İstanbul’a geldikten sonra, onun nüfuzundan faydalanmak gayesi ile söz konusu cemiyetin başkanı olan Seyyid Abdülkadir, kendisini ziyaret eder ve niyetini ortaya koyar. Bunun üzerine, Bediüzzaman’ın ona verdiği cevap yoruma meydan vermeyecek kadar açıktır:
 “Allah’ü zül Celal Hazretleri Kur’an-ı Kerim’de mealen; “Öyle bir kavim göndereceğim ki, onlar Allah’ı sever Allah da onları sever.” diye buyurmuştur. Ben de bu beyanı ilahi karşısında düşünürken, bu kavmin; bin yıldan beri Alem-i İslam’ın bayraktarlığını yapan Türk milleti olduğunu anladım. Bu kahraman millete hizmet yerine, dört yüz milyon hakiki Müslüman kardeş yerine, birkaç akılsız kavmiyetçi kimsenin peşinde gitmem.”[50]
Öte yandan, “İngiliz Muhipler Cemiyeti” ile de yakından uzaktan bir ilgisi bulunmayan Bediüzzaman’ı bu  cemiyetle irtibatlıymış gibi göstermek isteyenler, maalesef tarihi gerçekleri bilerek saptıran, art niyetli birkaç kişiden öteye geçmemiştir.
Saptırılan tarihi gerçek şudur: İngiliz Muhipler Cemiyeti’nin etkili üyelerinden ve ikinci başkanıSaid Molla ile Said Nursi’yi aynı kişiymiş gibi gösterme gayretidir. İtikatsız, mason ve vatan haini olan Mısırlı Said Mola ile Said Nursi’yi aynıymış gibi göstermek isteyen zihniyet, Şeyh Said ile Said Nursi’yi aynı şahıslarmış gibi gösteren zihniyetten başkası değildir. Tarihi gerçekleri saptıranlar, tarih önünde hesap vermekten kurtulamazlar ve kurtulamamışlardır. 
16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal eden İngilizler, bir yandan da kendi politikalarını destekleyecek bir kamuoyu oluşturmaya çalışıyorlardı. Nitekim fahri başkanlığını şeyhülislamlık yapmış olan Mustafa Sabri Efendi’nin, ikinci başkanlığını ise Mısırlı Said Molla’nın yaptığı “İngiliz Muhipler Cemiyeti”ni kurarak etkin olmaya başlamışlardı.
Bediüzzaman ise İngilizlerin halk üzerindeki etkisini kırmak, propagandalarını etkisiz hale getirmek ve gerçek maksatlarını ortaya koymak için “Hutuvat-ı Site” adlı eserini kaleme alarak hemen yayınladı.
Bediüzzaman’ın “Bir fırka asker kadar hizmet etti.” dediği “Hutuvat-ı Site”nin yayınlanması, dikkatleri bir anda üzerine çekmiş ve İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanı tarafından kendisi hakkında“ölü veya diri olarak yakalama” emri verilmiştir.[51]
Bu arada Anadolu’da da istiklal mücadelesi başlamıştı.Yine İngilizlerin baskısı ve propagandası sonucunda zamanın Şeyhülislam’ı; Kuvvayı Milliye hareketini bir isyan, kuvvayı milliyecileri de asi olarak gösteren bir fetva yayınladı.
Bu fetvaya mukabil, zaman kaybetmeden, karşı bir fetva yayınlayarak cevap veren Bediüzzaman, fetvasında, İstiklal mücadelesini cihat, mücadele edenleri de mücahit olarak tanımladı.[52]

BEDİÜZZAMAN ANKARA’DA MECLİSTE
Bediüzzaman’ın bu kahramanlıklarını Ankara’dan takip eden yeni Meclis ve Ankara hükümeti onu takdirle karşılamışlar ve ardından da Mustafa Kemal başta olmak üzere bir grup milletvekilinin isteği doğrultusunda kendisine telgraflar çekilerek Ankara’ya davet etmişlerdir.[53]
Bediüzzaman gelen bu ısrarlı davetler üzerine, “Ben tehlikeli yerde mücadele etmek istiyorum, siper arkasında mücadele etmek hoşuma gitmiyor.” diyerek olumsuz cevaplar vermişse de davetlerin devam etmesi ve eski dostu Tahsin Paşa’nın şiddetli ısrarı üzerine 1922’de Ankara’ya gelmiştir.
9 Kasım 1922 Perşembe günü TBMM’de Bediüzzaman için kapsamlı bir karşılama merasimi yapılır  ve verilen bir önerge üzerine de kürsüde gaziler için kısa bir tebrik konuşması yapar ve ardından da dua eder.[54]
Bir taraftan Meclis çalışmalarına katılan Bediüzzaman diğer taraftan da milletvekilleri ile özellikle dini konularda münazaralarda bulunur. Kısa sürede milletvekillerinin ve meclisin ahvaline vakıf olan Bediüzzaman, özellikle mebusların namaza karşı ilgisizliği dikkatini çeker ve bunun üzerine bir beyanname kaleme alarak vekillere dağıtır.[55]
Bu beyanname hemen tesirini göstermiş ve altmış milletvekili daha namaza başladığı için, küçük olan mescit daha büyük bir yere taşınmıştır.
Kazım Karabekir Paşa, Bediüzzaman’ın milletvekillerine dağıttığı bu beyannameyi Mustafa Kemal’e okur. Kısa bir süre sonra da elli altmış kadar milletvekilinin de bulunduğu bir ortamda Mustafa Kemal ile Said Nursi arasında bir tartışma yaşanır.
Mustafa Kemal, kızgınlığını ifade eden bir ses tonu ile;
“Biz senin yüksek fikirlerinden faydalanmak için buraya çağırdık, sen ise gelip, namaza dair şeyler yazarak aramıza ihtilaf soktun.”
der. Bunun üzerine Bediüzzaman hiddete gelir ve iki parmağını Mustafa Kemal’e uzatarak, yüksek bir ses tonu ile şöyle cevap verir:
“Paşa Paşa! İmandan sonra en yüksek hakikat namazdır, namaz kılmayan haindir, hainin hükmü ise merduttur.”
Bediüzzaman’ın bu cevabı üzerine, bazı milletvekilleri kendisi için endişeye kapılırlar. Ancak beklediklerinin tam aksine olarak, Mustafa Kemal, kızgınlığını bastırmış bir ses tonu ile sözüne açıklama getirmeye çalışarak, geri adım atar.[56]
Bediüzzaman Ankara’da bulunduğu altı aylık süre içinde, hayatının gayesi olarak gördüğü Şark Üniversitesi projesi için bir çok girişimde bulunur ve önemli görüşmeler yapar.
Milletvekillerinin çoğunu bu konuda ikna eden Bediüzzaman, nihayet bir teklif hazırlayıp meclise sunar. İki yüz milletvekilinden 163 milletvekilinin imzası ile teklif onaylanır ve 2 Şubat 1923’te Meclis Başkanlığına sunulur. 17 Şubat’ta komisyona gönderilen ve o yılın bütçesinden yüz elli bin liranın tahsis edilmesini öngören bu kanun tasarısı, Eğitim ve Şeriat komisyonuna gönderildi ve orada bir süre bekletildi.
1924 tarihine gelindiğinde ise bambaşka bir zemin oluşmuştu. Bediüzzaman’ın çok önemsediği proje için giriştiği bu son teşebbüsü de sonuçsuz kalır. Zira 29 Kasım 1924’te bu yasa tasarısı reddedilir.[57]

ANKARA’DAN AYRILIYOR
Bediüzzaman Ankara’daki bu çalışmaları sırasında yeni rejimin önde gelen simalarının bambaşka bir yolda olduklarını ve siyasi faaliyetlerle onları yollarından çevirmenin mümkün olmadığını fark etmiş ve bu ortamdan ayrılarak Van’a gitmeye karar vermişti.
Milli Mücadele bitinceye kadar, herhangi bir mebusun İslam’a muhalif bir tutum takınması “vatan hainliği” olarak kabul ediliyordu. Ancak Batılılaşmayı savunan ve bunun ancak dini terk etmekle sağlanabileceğini iddia edenler, zaferle birlikte gerçek yüzlerini göstermeye başladılar.
Tehlikenin sadece cehaletten değil, ilim ve fen kanalıyla, cerbeze maskesi altında geldiğini teşhis eden Bediüzzaman, buna karşı mücadelenin de Kur’an’ın yüksek hakikatlerinin ilmi bir kisve ile ortaya konmasıyla mümkün olacağını düşünüyordu.
Hatta bu sırada, Yunanistan’a karşı kazandığımız zaferin gölgesinde tabiatçılık ve inkarcılık fikrinin de sinsi bir şekilde yayıldığını görmüş ve hemen “Zeylü’l-Hubab” ismi ile bir kitap kaleme almış ve yayınlamıştı. Daha sonraları Türkçe olarak kaleme alınacak olan ve tabiatçılık fikrinin belini kıran“Tabiat Risalesi”nin temelini oluşturan bu eser, Arapça olarak kaleme alınmıştı.[58]
Bediüzzaman’ın Van’a gitme kararının duyulması üzerine Mustafa Kemal ile odasında baş başa bir görüşme yaparlar. İki saat kadar süren bu görüşmede Mustafa Kemal, Bediüzzaman’ın Ankara’da kalması halinde kendisine önemli bazı tekliflerde bulunur. Milletvekilliği, üç yüz lira maaş, Şark Genelvaizliği ve bir köşk gibi cazip tekliflere muhatap olan Bediüzzaman, bu tekliflerini hiç birini kabul etmez.[59]
Bu önemli teklifleri kabul etmemesinin nedenlerinden bir tanesi, Bediüzzaman’ın iç dünyasında meydan gelen manevi değişimdi. Bu konuyla ilgi olarak;  “Gidişatları benim ihtiyarlık hissiyatıma uygun gelmedi.” dedikten sonra,  onlara: “Yeni Said öteki dünyaya çalışmak istiyor, sizinle beraber çalışmaz, fakat size de ilişemez.”[60]  cevabını verdiğini dile getirir. Ancak asıl nedenin, gidişatın hangi yönde olduğunu görmesi ve gelecekte ortaya çıkacak bazı tehlikelerin farkına varmasıydı. Nitekim geçen zaman ve gelişen hadiseler onu bu meselede haklı çıkaracak ve sonraları kaleme aldığı bir eserinde şunları söyleyecektir:
“Mecburiyetle o çok ehemmiyetli vazifeleri bıraktım. Ve bu adamlarla başa çıkılmaz, mukabele edilemez diye, dünyayı ve siyaseti ve hayat-ı içtimaiyeyi terk edip, yalnız imanı kurtarmak yolunda vaktimi sarf ettim.”[61]
Bedüzzaman Ankara’dan ayrılırken, bazı dostları ve milletvekilleri istasyona kadar kendisine eşlik ederler. O sıralarda istasyonun hemen yanında ikamet eden Mustafa Kemal Paşa’da gruba katılır ve hatta heykellerle ilgili Said Nursi’ye bir soru sorar. Bediüzzaman’ın cevabı ise;
“Müslümanların heykelleri, hastaneler, okullar, yetimleri koruyan yurtlar, mabetler, yollar ve köprülerdir,..” şeklinde olur.[62]
Bediüzzaman’ın Ankara’dan ayrılmasına bir anlam veremeyenler arasında, yeğeni Abdurrahman da vardı. Zira o kendisine teklif edilen meclis katipliğini kabul ederek Anakara’da kalmaya karar vermişti. Ancak daha sonraları Amcasının bu kararını çok acı tecrübelerle onaylayacaktır.

YENİ SAİD DÖNEMİ
Nursi’nin Van’a gidiş biletinin üzerindeki tarih 17 Nisan 1923’tür. Bu biletin bir özelliği de eski Said’i yeni Said’e götüren bilet olmasıdır.
Bediüzzaman Van’a gittiğinde Toprakkale nahiyesinde muallimlik yapan kardeşi Abdülmecid’in evinde bir süre ikamet etti. Fakat sürekli ziyaretçilerin gelmesi kendisini huzursuz edince, Nurşin Camii’ne taşındı.
Bir kenara çekilip ilimle meşgul olmak, talebe yetiştirmek isteyen Nursi, burada da ziyaretçiler tarafından adeta istila edilmeye başlandı. Bu nedenle havalar ısınır ısınmaz,  birkaç talebesini alıp Erek dağına çıktı ve oradaki bir harabede hayatını devam ettirmeye başladı.
Eskiden beri kendisini tanıyanlar Bediüzzaman’da ciddi bir değişiklik olduğunu görüyorlardı. Başta kıyafeti olmak üzere, ders verme metodundan, derslerin içeriğine kadar her şey değişmişti. Bütün mesaisini iman hakikatlerine yoğunlaştırmıştı.[63]
Bediüzzaman, insanlardan uzak, Erek dağında ilahi inayeti intizar etmek üzere tam bir inziva hayatı geçirirken, Ankara’da da yeni rejim artık şekillenmeye başlamış ve icraatları her taraftan duyuluyordu. Bu yeni rejimi kabullenemeyen muhafazakar çevreler, kendilerince bir çözüm arıyorlardı.
Ülkede gergin bir hava oluşmuştu. Hükümete karşı isyan etmeyi düşünen Şeyh Said, Said Nursi’nin halk üzerindeki ağırlığından faydalanmak için kendisiyle hareket etmesini istiyordu. Bunun için de Şeyh Said bizzat kendisi bir mektup yazmış ve yardım etmesi halinde kesinlikle başarılı olacağını anlatmıştır. Bediüzzaman’ın  bu mektuba cevabı şu olmuştur:
Yaptığınız mücadele, kardeşi kardeşe öldürtmektir ve neticesizdir. Türk milleti bin seneden beri İslamiyet’e bayraktarlık yapmıştır. Dini uğruna milyonlarca şehit vermiştir. Binaenaleyh, kahraman ve fedakar İslam müdafilerinin torunlarına kılıç çekilmez ve ben de çekemem.”[64]
Bu arada Şeyh Said’le birlikte hareket etmek isteyen ve ancak Bediüzzaman’ın da bu işin içinde olmasının gerekliliğine inanan Kör Hüseyin Paşa, birkaç kez Erek dağına çıkarak bizzat Bediüzzaman’la görüşmüştür. Çok büyük bir aşiret olan Hayderan aşiretinin reisi Kör Hüseyin Paşa ile Bediüzzaman arasında şöyle bir konuşma geçer:
Kör Hüseyin Paşa:
- Sizinle müşaverem var. Askerim hazır, atlar hazır, silahlar ve cephaneler de hazır. Sizden emir bekliyoruz. 
- Sen ne diyorsun? Ne yapacaksın? Kiminle harp edeceksin?
- Mustafa Kemal’le
- Mustafa Kemal’in askeri kim?
- Ne diyeyim… İşte askerdir.
- Askerler bu vatanın evladıdır. Senin ve benim akrabalarımdır. Kime vuracaksın? Onlar kime vuracak? Düşün, idrak et. Ahmed’i  Mehmed’e  Hasan’ı Hüseyine mi kırdıracaksın? [65]
Bu görüşmeden bir süre sonra Bediüzzaman cuma namazı için Erek dağından inmiş ve Nurşin Camii’nde namaz kıldıktan sonra, Kör Hüseyin Paşa, yanına aldığı birkaç aşiret reisi ile tekrar Bediüzzaman’a gelmişti.
Hiddetli ve ikna edici bir üslupla onlara katılamayacağını ifade eden Bediüzzaman, bu kez onları da vazgeçirmek adına, yaklaşımlarının ne din ne hukuk ve ne de akılla bağdaşmayacağını ifade eder. Ardından, ses tonunu yükselterek; Hüseyin Paşa’ya hitaben, “Kan dökme, kan dökme, kan dökme!” diyerek son mesajını vermiştir. Gerçekten de bu aşiretler Şeyh Said ile birlikte hareket etmeyerek isyana katılmamış ve felaketin daha da büyümesine engel olmuşlardır.[66]

SÜRGÜN HAYATI BAŞLIYOR
İsyan aşamasında böylesine yatıştırıcı rol oynamasına rağmen, Doğu’daki nüfuzlu aileleri Batı Anadolu’ya sürgüne gönderen hükümet, onu da inzivada bulunduğu Erek dağından alarak sürgüne gönderdi. Bir iki sene sonra, kendisi ile birlikte sürgüne gönderilenler serbest bırakılıp memleketlerine dönmelerine rağmen, Said Nursi 1960’ta vefatına kadar serbest bırakılmayarak, sürgün, hapishane, esaret, tarassut hayatı yaşadı.
1926 yılının şiddetli bir kış mevsimine rastlayan ramazan ayında, kızaklara bindirilerek, Trabzon’a, oradan deniz yolu ile İstanbul’a götürülen Said Nursi burada yirmi gün kadar sürecek bir sorgulanmaya tabi tutuldu.[67]
Bu arada Anadolu’daki Şeyh Said isyanını soruşturan özel mahkeme de tahkikatını bitirmiş,  suçlular hakkındaki kararını vermiş ve Bediüzzaman Said Nursi’nin, Şeyh Said isyanı ile hiçbir ilgisinin olmadığı sonucuna varmıştır. Buna rağmen Ankara’dan gelen bir emir üzerine Bediüzzaman’ın Burdur’da zorunlu ikamete tabi tutulması emrediliyordu.
Bunun üzerine İstanbul’dan  İzmir’e, oradan Antalya’ya ve nihayet oradan da kara yolu ile 1926 yılının Mayıs ayında Burdur’a getirildi.[68]
“Ben ehli dünyanın değil, kaderin mahkumuyum, Mekke’de de olsam Türkiye’ye gelirim, zira burası daha çok hizmete muhtaçtır…”
diyen Said Nursi, Burdur’da bir eve yerleştikten sonra, en yakın camiye giderek halka iman dersleri vermeye başladı. Yaptığı dersleri Birinci Ders, İkinci Ders, Üçüncü Ders… gibi başlıklar altında düzenledikten sonra “Nurun İlk Kapısı” adı ile kitaplaştırarak bastırdı.
Bu sıralarda zamanın Genel Kurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak Burdur’a gelir. Vali, Bediüzzaman’ın gelenlerle dini sohbetlerde bulunduğunu ifade ederek, şikayette bulunur. Bediüzzaman’ın kıymetini ve geçmişini çok iyi bilen ve onunla  yakından tanışan Fevzi Çakmak;
“Bediüzzaman’dan kimseye zarar gelmez, ona ilişmeyiniz, hürmet ediniz.” der.[69]
Ancak evhamlı hükümet, Said Nursi’nin bu sohbetlerinden endişe ederek, sekiz ay sonra onu bu kez Isparta merkezine sürgün etti.  25 Ocak 1927’da  Isparta’ya getirilen Nursi, burada da sohbetlerine devam etti ve her geçen gün etrafında insanlar toplanmaya ve çoğalmaya başladı.

BARLA HAYATI
Bu sohbetlerden de rahatsız olan Hükümet, Bediüzzaman’ı etkisiz kılmak adına kesin bir çözüm olması ümidi ile  kuş uçmaz, kervan konmaz bir yer olarak bilinen Barla’da ikamet etmeye mecbur etti.
Eğirdir Gölü civarındaki bir derenin yamacında yer alan Barla köyüne ulaşım yalnızca kayıkla yapılıyordu. Gençleri ekonomik nedenlerle şehirlere göç eden Barla’nın nüfusu yaşlılardan oluşuyordu. Okuma yazma oranı son derece düşük olan bu köyde Bediüzzaman’ın etkili olması imkansız olacak ve zaten yaşlılardan oluşmuş üç beş köylü ile bir şey yapamayacağı için de zamanla unutulup gidecekti.   
“O yar ise, her yer yarar.” diyen Bediüzzaman, bu sürgünlere ilahi kaderin görevlendirmesi olarak bakıyor ve kendisini, mevcut şartlar içinde ne yapabilecekse, onu yapmakla  sorumlu görüyordu.
“Vazifeni yap, vazifeyi İlahiye’ye karışma.” parolasını rehber edinen Bediüzzaman, yokluğun bağrında varlığın müjdesini veriyordu. Barla bir iman inkılabına hazırlanıyordu. Kim bilebilirdi ki, ıssız bir  köyün; İslami uyanışın, imani şahlanışın, istikbale ümitle bakışın merkezi olacağını…
Bediüzzaman Barla’ya geldiğinde, ilk haftalarda, Muhacir Hafız Ahmed’in evinde kaldı. Ardından önünde büyük bir çınar ağacı olan köy odası, köylüler tarafından tamir edilerek kendisine tahsis edildi.
Burada ilk yazdığı eser “Haşir Risalesi” oldu. İlkbahar mevsimiyle birlikte Eğirdir Gölü’nün kenarında dolaşan Bediüzzaman,
“Allah’ın rahmet eserlerine bakmaz mısınız, ölümünden sonra onları tekrar nasıl diriltiyor…”(Rum, 30/50)
 mealindeki ayetin diline dolandığını fark eder. Kış mevsimi ile birlikte kuruyan ve ölen bitkiler alemi, yeniden diriliyordu. Bu diriliş insanın da toprağa girdikten sonra tekrar dirilişinin habercisi değil miydi? Öyle ise yaz kardeşim, dedi Bediüzzaman. Şam’dan buraya hicret eden Şamlı Hafız Tevfik başladı yazmaya ve Onuncu Söz (Haşir Risalesi) çıktı ortaya.[70]
Henüz harf inkılabı olmadığı için bu kitabı eski talebelerinden Müküslü Hamza ve mahalli tüccarlardan Bekir Dikmen’in yardımıyla İstanbul’a ulaştıran Bediüzzaman, matbaada basımını temin ederek, başta milletvekilleri olmak üzere bazı devlet memurlarına dağıtılmasını istedi.
İşte tam bu sırada Mecliste, Eğitim komisyonunda cismani dirilişin inkarına dair tartışmalar baş göstermiş ve ders kitaplarına da bunun geçmesi gündeme getirilmişti. Bu inkarcı görüşün öncülüğünü ise, biyolojik materyalizmin ateşli savunucu olan Abdullah Cevdet yapıyordu.   
Bediüzzaman’ın bu eserini gören milletvekilleri şaşkınlık içerisindeydiler. Bediüzzaman bu çalışmalardan nasıl haberdar olabilir ve kısa sürede, imkansızlıklar içinde bu eseri nasıl yazıp çoğaltarak buraya gönderebilirdi? Her ne kadar Kazım Karabekir Paşa’nın Bediüzzaman’ı bu gelişmelerden haberdar ettiği iddia edilse de, Bediüzzaman işin gerçek mahiyetini şöyle anlatmaktadır:
“Kardeşim, Maarif şurasının böyle bir karar aldığından haberim yoktu. Onların kararına göre Cenab-ı Hak Haşir Risalesi’nin yazılmasını bana ihsan etmiş. Yoksa ben kendi arzum ve hevesimle yazmış değilim, ihtiyaca binaen yazıldı.”[71]
Haşir Risalesi’ni diğer eserler takip etti. Sekiz buçuk senelik Barla Hayatı süresinde Sözler kitabı ile Mektubat kitabının tümü ve Lem’alar kitabının da Yirmi Altıncı Lem’a’ya kadarki eserler yazılmıştır.
1928’ harf inkılabının yapılması ile birlikte, artık Osmanlıca eserleri matbaalarda basmak yasaklanmış ve Bediüzzaman’ın dine hizmetine büyük bir darbe indirilmişti. Kendisini mevcut şarlar içinde elinden geleni yapmakla yükümle gören Bediüzzaman, olumsuzluklarla meşgul değildi. Zira o inanıyordu ki, Allah isterse ve razı olursa her şey kolaylaşırdı.
Nitekim, çok geçmeden, beklenen inayet yardıma koşmuş ve her bir köy ve kasaba adeta birer matbaa olmuştu. Sadece Sav köyünde bin tane kalem risaleleri elle yazarak çoğaltıyorlardı. Öyle ki, okuma yazması olmayanlar bile, asli nüshanın üzerine bir kağıt koyup, en altına da mum koyarak, görünen çizgilerin üzerini kalemle dolaşarak matbaa görevi yapıyorlardı. Osman Yüksel Serdengeçti’nin ifadesi ile, “İman tekniğe meydan okudu.” Altı yüz bini aşkın sayfa risale elle çoğaltılarak Anadolu’nun her tarafına ulaştırılmaya, okunmaya ve okunanlar yaşanmaya çalışılıyordu.
Bediüzzaman sanki bir mağdur olarak sürülmemiş, atanmış bir kurucu rektör gibi, manevi bir üniversite kurmuş ve Anadolu’nun her tarafından binlerce gönüllü talebesi olmuştu.
Hesaplar tutmamıştı. Onu durdurmak, doğan bu güneşi fazla beklemeden boğmak gerekiyordu. Barla’yı o’na zindana çevirmek ve yaşanmaz hale getirmek için bir nahiye müdürü ve bir muallim atandı. Kendisine yapılan baskılar o dereceye vardı ki, Bediüzzaman 1934 yazında Isparta’daki  talebelerinden Tenekeci Mehmed’e gönderdiği bir mektupta şunları yazıyordu:
“Kardeşim, ben burada muallim ve nahiye müdürünün ezasına tahammül edemez hale geldim. Beni çok rahatsız ediyorlar. Kırlara da çıkamaz oldum. Rutubetli odada kabirde yaşar gibi yaşıyorum.”[72]
Talebesi bu mektubu alır almaz hemen Vali Mehmet Fevzi Daldal’a götürdü.Gözden ırak bir yerde olmasındansa, gözetim altında tutulmasının daha doğru olacağını düşünen hükümet, bu mektubu da bahane ederek  25 Temmuz 1934 tarihinde onu Isparta merkezine getirtti.
Isparta’da hem evinin kapısında hem de evin etrafında sürekli polisler nöbet tutuyorlardı. Bediüzzaman’ın her adımı takip ediliyordu. Kimsenin yanına çıkmasına ve onunla görüşmesine izin verilmiyordu. Yalnızca, zaman zaman hizmetini görmek üzere, Mehmet Gülırmak adındaki bir talebesine izin veriliyordu. 
Bu küçük fırsatı değerlendiren Bediüzzaman, bu talebesini “Nur postacısı” olarak istihdam etti. Elle çoğaltılan risalelerin tashih edilmek üzere Bediüzzaman’a getirilmesini ve yeni yazılan risalelerin de etrafa dağıtılmasını Mehmet Gülırmak yapıyordu.
 Isparta’da kaldığı dokuz aylık zaman diliminde İhtiyarlar Risalesi, İktisat Risalesi ve Hastalar Risalesi adı ile bilinen üç tane uzun risale yazılmış ve etrafa dağıtılmıştı.
ESKİŞEHİR HAPİSHANESİ
Bediüzzaman’ı sürgünlerle, gözaltında tutmakla durdurmanın mümkün olmadığını anlayan nadanlar, bu kez onu imha etme yollarını denemeye koyuldular.
Bediüzzaman’ın bir cuma namazına giderken, binlerce insanın sokaklara dökülerek onu görmek istemesi bahane edilerek civar illerden de topladıkları yüz yirmi talebesi ile birlikte  Mayıs 1935’te tutuklanıp Eskişehir Hapishanesi’ne kondu.
Bu arada Ankara’da da büyük bir hareketlilik oldu. İçişler Bakanı Şükrü Kaya, Ankara’dan Emniyet Genel Müdürü ve Jandarma Genel Komutanı ve yüz yirmi askerle, yirmi polisi de yanın alarak Isparta’ya geldi.
Aslında verilen gizli bir emir gereği, kamyonlara bindirilerek Eskişehir’e götürülen Bediüzzaman ve talebelerinin, tenha bir yerde indirilip öldürülmesi gerekiyordu. Ancak bu işle görevli Binbaşı Ruhi Bey bu emri yerine getirmedi. Bu imha emrini yerine getirmeyen Binbaşı Ruhi Bey emre itaatsizlikten ordudan atıldı.[73]
Hapishane şartları çok ağırdı. Bediüzzaman hücre hapsindeydi. Talebeleri bir koğuşa toplatılmıştı. Bunca insanın olduğu bir koğuşta tuvalete gitme izni yoktu. Kaç gün sonra, kapının yanından bir delik açılır ve oradan uzatılan bir boru ile tuvalet ihtiyaçları karşılanmaları istenir. Geceleri uyumak imkansızdı. Pislik, tahtakurusu ve hamam böcekleri dolu olan bu koğuşta kalanlar ne de olsa idam edileceklerdi. Bu nedenle on iki gün boyunca yiyecek bir şeyler de verilmedi.
Ama gelin görün ki, Bediüzzaman bu şartlarda eser telif ediyordu. On bir ay kaldığı bu hapishanede, beş tane eser kaleme aldı. Bunlar; Yirmi Sekizinci, Yirmi Dokuzuncu, Otuzuncu Lem’alar ile Birinci ve İkinci Şualardır.
Hapishaneleri “Medrese-i Yusufiye” olarak isimlendiren ve birer ıslah yeri olarak telakki eden Bediüzzaman ve talebeleri, diğer mahpuslarla iletişime geçerek bir süre sonra Eskişehir Hapishanesi’ni bir eğitim ve ıslah yuvasına çevirdiler. Nice azılı katiller buradan, ıslah olmuş birer vatansever olarak çıktılar.
Tutuklu olarak mahkemeleri devam ediyordu. Ankara’nın şiddetli ve tehditli baskısı altında olan Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi heyeti on bir ay sonra, son kez Bediüzzaman ve talebelerini muhakeme ederek, Bediüzzaman’a on bir ay hapis cezası ile Kastamonu’da mecburi ikamet ve on beş talebesine de altışar ay hapis cezası verildi.

KASTAMONU HAYATI
Bediüzzaman zaten on bir ay tutuklu kaldığı için talebeleri ile birlikte 1936 Mart’ında tahliye edilerek, Kastamonu’ya gönderildi.
Yedi buçuk yıl sürecek olan Kastamonu’daki mecburi ikamet hayatına elli dokuz yaşındayken başlayan Bediüzzaman’ın ilk üç ayı polis karakolunda misafir olarak geçti.
Ardından karakolun hemen karşısında bir eve taşındı. Evin içini karakoldan takip edebilmek için karakola bakan pencerelerine perde çekilmesi yasaklanmıştı. Güya serbest bırakılmıştı, ama tam bir esaret hayatı yaşatılıyordu. Kendisini ziyarete gelenleri hemen alıp karakola götürülüyor ve işkencelerden geçiriliyordu.
“İlahi kader şimdi de burada hizmet etmemi istiyor.” diyen Bediüzzaman, bir an boş durmadı. Bir vesile ile tanıştığı Çaycı Emin’e yorganını sattı ve tekrar ondan kiralamak üzere geri aldı. Çaycı Emin her gün gelip kirasını alacaktı. Nitekim de öyle oldu. Her gün eve kira almaya gelen Çaycı Emin, artık Bediüzzaman’la talebeleri arasındaki iletişimi sağlayan “Nur postacısı” olmuştu.[74]
“Bediüzzaman’ın hakkında ancak bu adam gelebilir.” denilerek, Kastamonu’ya Avni Doğan vali olarak tayin edilmişti. Dört yıl boyunca burada valilik yapan Avni Doğan, Bediüzzaman ve talebelerine zulüm adına elinden gelen her şeyi yaptı.
Hapishane günlerini aratan bu şartlarda, Bediüzzaman kendi görevini yapmakla meşguldü. Yeni eserler yazılmaya ve çoğaltılmaya devam etti. Risaleler içinde ayrıcalıklı bir yeri olan başta “Ayetü’l- Kübra Risalesi” olmak üzere Üçüncü Şua’dan Dokuzuncu Şua’ya kadarki risaleler burada yazıldı ve etrafa yayılarak okundu, çoğaltıldı.  
Bu arada, Bediüzzaman için sürpriz sayılabilecek bir olay yaşandı: Asiye Hanım adında bir kadın,Mevlana Halid Hazretlerine ait bir cübbeyi getirip Bediüzzaman’a teslim etti.
“Yüz  senelik mesafeden Mevlana Halid tarafından kendisine giydirildiğini” ifade eden Bediüzzaman, on dört yaşında iken kendisine icazet almanın işareti olarak giydirilen cübbeyi, yaşı küçük olduğu için giymemişti, bu gelen cübbeyi onun yerine kabul etti.[75]
Ölünceye kadar yirmi üç kez zehirlenen Bediüzzaman, Kastamonu’da da, ya gizlice evine girip yemeğine zehir katmak ya da manavdan aldığı meyvelere zehir şırınga etmek sureti ile büyük acılara maruz bırakıldı.

DENİZLİ HAPİSHANESİ
Tarih 1943’leri gösterdiğinde, Bediüzzaman’ı rejimleri için tehlikeli görenlerin emir ve tahrikleri ile Ramazan ayının başında evi basıldı, inceden inceye evin her yeri arandıktan sonra, bir mücrim gibi alınıp karakola götürüldü. Bir aya yakın karakolda tutulan Bediüzzaman, Kadir Gecesi’ne isabet eden27 Eylül 1943 de, buradan alınıp, üç yüz kilometre mesafedeki Anakara’ya, oradan da Isparta’ya götürüldü. Burada da bir ay nezarette tutulduktan sonra Denizli’ye götürülerek, civar illerden tutuklanarak getirilen talebelerinin olduğu Denizli Hapsine kondu. Yetmiş yaşındaki bir insan için bu yolculuklar bile tek başına çileydi, azaptı.
Bu yolculuklar sırasında siyasi tarihimize bir kara leke olarak geçecek acı bir hadise yaşanır. Ankara’ya getirilen Bediüzzaman’ı teamüllere aykırı olarak makamına getirten Vali Nevzat Tandoğan, başındaki sarığı zorla çıkartıp yerine, elindeki şapkayı koymak ister; ancak Bediüzzaman’ın sert direnişi ile karşılaşır.
Bediüzzaman, on yedi yıllık Anakara Valisi Tandoğan’ın bu çirkin fiili müdahalesine karşılık, eliyle boynunu göstererek yüksek bir ses tonuyla: “Nevzaaaat, bu sarık ancak bu başla çıkar.” diyerek cevap verir ve odadan çıkar. Akşam üzeri istasyona götürülerek trenle Isparta’ya sevk edilir.[76]
Risale-i Nurlarla ilgili davaların Denizli’deki davayla birleştirilmesi kararının alınması üzerine Bediüzzaman ile birlikte Isparta, Kastamonu’daki Nur Talebeleri 25 Ekim 1943'te Denizli'ye sevk edildi. İşin aslı ise, mahkemenin Denizli’de olmasını, zamanın Adalet Bakanı istemişti.
Denizli Hapishanesi’nin şartları Eskişehir Hapishanesi’ni aratmıştı. Bediüzzaman’ın talebelerine gönderdiği bir mektupta kullandığı şu cümle her şey anlatmaktadır:
Eskişehir’de bana bir ayda çektirdiklerini burada bir günde çektiriyorlar.”[77]
Bediüzzaman, içine bir yatağın ancak sığabileceği kadar dar, rütûbetli, havasız ve ışıksız bir hücreye konmuştu. Talebeleri ise, idamlık mahkumlarla aynı koğuşa konarak onlar tarafından öldürülmeleri amaçlanmıştı. Ancak idamlıkların reisi olan Süleyman Hünkar başta olmak üzere, kısa sürede bütün mahpuslar birer birer ıslah olmuş ve adeta Nur talebelerine ve Bediüzzaman’a hizmetkar olmuşlardır. Hatta idam edilmek üzere sırası gelenler abdest alıp, iki rekat namaz kılarak sehpaya çıkmışlardır.
Dört kişinin katili olan Mehmet ismindeki bir şahıs, kısa surede Kur’an’ı okumayı öğrendi, son yirmi iki sureyi ezberledi ve mahpuslara imamlık yapmaya başladı.[78]
Hapishane bir ıslahhaneye dönmüştü. Bediüzzaman, mum ışığında eser telif etmeye devam ediyordu. Eline geçen kağıt parçalarına yazdıklarını kibrit kutularına koyuyor ve koridora atıyordu. Kibrit kutusunu alan mahpuslar, koşarak koğuştaki arkadaşlarına ulaştırıyor ve kısa sürede yazılarak çoğaltılıyordu.Yazılanlar, bir şekilde dışarıya ulaştırılıyor ve diğer şehirlerdeki Nur talebeleri de bunları alıp okuyor, çoğaltıyor ve dağıtıyorlardı. On bir meseleden oluşan Meyve Risalesi’nin dokuz meselesi ile On İkinci ve On Üçüncü Şualar burada yazıldı.
Bu arada Bediüzzaman ile birlikte şiddetli zehirlenen talebesi Hafız Ali hapishanede, diğer talebesi emekli Binbaşı Asım ise muhkeme esnasında hayatını kaybederek şehit olmuşlardır. Bediüzzaman ise bir kere daha ölümden dönmüştür.
Said Nursi ve talebelerine isnat edilen suçlar Eskişehir Mahkemesi’nde yöneltilen suçlamaların aynısıydı. Tarikat kurmak, siyasi bir cemiyet oluşturmak, inkılaplara muhalefet etmek, dini duyguları istismar etmek iddiasında olan Denizli Cumhuriyet Savcısı, Risale-i Nurları tetkik etmesi ve mahkemeye bir rapor sunması için bilirkişi heyeti görevlendirdi.
Savcının belirlediği iki lise öğretmeninden oluşan bu heyetin ilmi yeterliliği ve vukufiyeti ciddi olarak tartışılırken, birkaç gün içinde savcının istediği istikamette bir rapor hazırlayarak mahkemeye sundular ve dava ağır ceza mahkemesine intikal etti.
Utanç verici ve kasıtlı yanlışlarla dolu olan heyetin raporunu delillerle çürüten Bediüzzaman, bu duruma şiddetle itiraz etti ve ehil olan alimlerden bir heyet tarafından incelenmesini istedi. Bediüzzaman’ın itirazını kabul eden mahkeme heyeti, davayı Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderdi ve Hakim Emin Büke’nin nezaretindeki üç âlimden oluşan bilirkişi heyeti bütün Risaleleri incelemeye başladı.
Uzun süren bu inceleme neticesinde hazırlanan raporda; Risalelerin yüzde doksanının iman hakikatlerinin ilmi izahı olduğu, ne ilim yolundan ne de din esaslarından hiç ayrılmadığı, Bediüzzaman’ın siyasi bir faaliyeti ve hedefi olmadığı, eserlerinin bir Kur’an tefsiri olduğu ifade ediliyordu.
Nihayetinde bu raporu da dikkate alan mahkeme heyeti, Bediüzzaman ve talebelerinin de müdafaalarını dinledikten sonra, 16 Haziran  1944’te oy birliği ile tüm mahkumların beraatına ve hemen salıverilmelerine hükmetti. Buna rağmen savcı, mahkumları beraat etmeyerek cezalandırılmaları için diretti ve davayı Ankara’daki temyiz mahkemesine gönderdi. Temyiz mahkemesi, 30 Aralık 1944’te bu başvuruyu reddederek Denizli Mahkemesi’nin beraat kararını onayladı.  

EMİRDAĞ HAYATI
Talebeleri ile birlikte tahliye edilen Nursi, Denizli halkının büyük ilgisi ile karşılaştılar. Şehir Palas oteline yerleşen Nursi, burada bir buçuk ay kaldıktan sonra Afyon ilinin Emirdağ ilçesine mecburi ikamet etmek üzere ayrıldı. Mahkemenin beraat kararı verdiği Nursi için bu kez hükümet devreye girip hükmünü bu şekilde veriyordu.
 Bediüzzaman’ın hayatı, mahkemenin hapis kararı ile hükümetin sürgün kararı arasında geçiyordu. 1925’ten,  1960 yılı vefat tarihine kadar hayatı hep böyle geçecekti. 
Emirdağ’a getirilen Bediüzzaman, polis karakolu ile hükümet binasının karşısında yer alan bir eve yerleştirildi. Camiye gitmesine izin verilmediği gibi, kimseyle görüşmemesi için de kapısında ve penceresinin önünde sürekli polis bekletiliyordu. Bediüzzaman, talebelerine gönderdiği mektuplarda kendisine yapılanların “Denizli hapsini arattığını” ifade ediyordu. Emirdağ’ın eşrafından olan Çalışkanlar ailesi Bediüzzaman’a sahip çıkmış ve kaldığı evin altındaki dükkandan bir delik açarak Bediüzzaman’ın ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmışlardır.
Bediüzzaman’ı bir türlü mağlup edemeyen gizli şer odakları, onu Emirdağ’ında üç kez zehirleyerek ağır ıstıraplar çektirdiler. İnayeti ilahiye ile ölümden dönen Bediüzzaman, risalelerin telifine kaldığı yerden devam ediyordu.
Bu sıralarda güzel gelişmeler de yaşandı. Yargıtay Birinci Ceza Dairesi, 30 Aralık 1944 tarihinde verdiği kararla, savcı tarafından temyiz edilen Denizli Ağır Ceza Mahkemesi’nin beraat kararını onayladı.
Bir diğer gelişme ise, Risalelerin artık teksir makinesi ile çoğaltılmasıydı.1946 yılında bir ithalatçı firma tarafından Türkiye'ye getirilen ilk teksir makinelerinden üç tanesini Nur talebeleri almış, Isparta ve İnebolu'da Risaleler teksir makinesi ile seri bir şekilde çoğaltılmaya başlanmıştı.
Bu arada, sınırlı da olsa hacca gitmeye müsaade edilmesi ve hacıların bazı risaleleri yanlarında hacca götürmeleri, bu eserlerin İslam dünyası ile buluşmasına; Hristiyan misyonerlere verilenAsayı Musa ve Gençlik Rehberi’nin de Amerika’ya götürülmesi ise bu eserlerin batı dünyası tarafından tanınmasına bir vesile olmuştu.

AFYON HAPİSHANESİ
Risalelerin hızlı bir şekilde çoğaltılarak yayılması, gizli mihrakların tekrar harekete geçmesine, Bediüzzaman ve talebelerini tamamen ortadan kaldırmak adına bir çok komplolar hazırlandı ve sırası ile bunlar devreye sokuldu.
1948 yılına gelindiğinde, her zaman yaptıkları gibi devlet yetkililerini yalan yanlış bilgilerle  tahrik edip, Bediüzzaman ve talebelerinin üzerine daha sert bir şekilde saldırtmaya başladılar. Önce zamanın cumhurbaşkanı Afyon’a gelip, incelemeler yaptı ve ardından Bediüzzaman’a dönük baskılar şiddetlenmeye başladı. Hemen ardından İçişleri Bakanı, Afyon Valisi ile Emniyet Müdürü’nü gece vakti Bediüzzaman’ın evini basmak için Emirdağ’ına gönderdi. Ancak savcı bu gece baskınını uygun görmediği için sabah vakti evinin kapısını kırarak içeri girdiler, ama Kur’an ve bazı Risalelerden başka bir şey bulamadılar.[79]
Bu arada civar illerdeki bütün Nur talebelerinin evleri didik didik arandı ve bazıları göz altına alındı. Bir taraftan Vali ile Emniyet Müdürü sürekli Emirdağ’a gelip giderken, beş tane uçak da Emirdağ üzerinde uçuşlar yaparak, halka ve Nur talebelerine göz dağı veriyorlardı.
Komplonun bir parçası olarak, üç tane sivil kıyafetli polis Emirdağ’ına gönderildi. Bunlardan Salih isimli polis, bir kağıdın üzerine; “Said Nursi, talebelerine bakkaldan içki aldırttı.” diye bir not yazdırdı ve oradaki bazı vatandaşlara imzalatmaya çalıştı. Fakat hiç kimse buna ihtimal vermediği için imzalatamadı.[80]
Bu defa Bediüzzaman’ı karakola götürüp beş altı saat boyunca ayakta bekletmek sureti ile olur olmaz sorular sorarak, gidiş gelişlerde ise halkın önünde sarığını kafasından, çekiştirip çıkartmaya çalışarak tahrik etmek istediler.
Bu komployu fark eden Bediüzzaman, inanılmaz bir sabır gösteriyor ve talebelerine de gönderdiği mektuplarda, oyuna gelmemeleri için uyarıyor ve şöyle diyordu:
 “Bu milletin asayişine, hususan masum çocukların, biçarelerin, ihtiyarların, hastaların ve fakirlerin dünyevi istirahatlarına ve uhrevi saadetlerine binler hayatımı, haysiyet ve şerefimi feda etmeye hazırım.”[81]
Bu yıldırma ve tahrik etme çabaları bir bir boşa çıkıyordu. Ancak, komploların hiçbiri tutmayınca, yine hapis yolu görünmeye başladı. 23 Ocak 1948’de başta Bediüzzaman olmak üzere, civar illerde bulunan çok sayıda talebeleri ile birlikte tutuklanarak Afyon Cezaevine kondular.
Böylece, daha önceki üç mahkemenin beraat kararları hiçe sayılarak, aynı iddialarla tekrar dava açılmış, Eskişehir ve Denizli hapishanelerinin şartlarını mumla aratacak Afyon Mahkemesi süreci başlamıştı.
Bu kez, kesin sonuç alınmak üzere hiç olmazsa Bediüzzaman’ın işi bitirilmeliydi. Hapishanenin en üstü katındaki, yetmiş kişi kapasiteli ve çoğu kırık olan yirmi dört pencereli bir koğuşa Bediüzzaman tek başına kondu. Eksi yirmilere kadar düşen dondurucu kış soğuğunda, kendisine soba dahi verilmeyen yetmiş yaşının üzerindeki bu ihtiyar, açlıktan bitkin bir hale düşürülerek kendisine üç kez zehir verildi.
İşin en ilginç tarafı ise, hemen karşıdaki koğuşta hem sıcak su akıyor ve hem de dökme soba yanıyordu. Orada ise komünist ve idamlık mahpuslar vardı. 
Daha önceleri olduğu gibi, her seferinde Allah’ın inayeti ile ölümden geri dönen Bediüzzaman, bu tahammülsüz ıstıraplara, çilelere sabrediyor ve talebelerine de bir şekilde ulaştırdığı teselli mektupları ile onları da sabretmeye davet ediyordu.
Kısa süre içinde Afyon Hapishanesi diğer hapishaneler gibi bir mektebe ve ıslahhaneye dönüşmüş ve Bediüzzaman da On Beşinci Şua olan El Hücettüzzehra risalesini telif etmeye başlamıştı. Nice azılı katiller ve nice ırz ve vatan düşmanları ıslah olmaya başlamış ve halim selim birer vatandaş haline gelmişlerdi. Tahliye süresi dolanlar, “Nur talebelerinin yanında huzurluyuz” diyerek çıkmak istemiyor ve gardiyanlar tarafından zorla çıkartılıyorlardı.
Devam eden mahkeme, nihayet 6 Aralık 1948’de kararını verdi. Bediüzzaman’a yirmi ay, bir çok talebesine de altı ve on sekiz ay aralığında değişen hapis cezasına hükmetti. Karar hemen temyiz edildi ve Yargıtay altı ay sonra, 4 Haziran 1949 Afyon Mahkemesinin kararını bozdu.
Bu karar üzerine Bediüzzaman ve talebelerinin derhal serbest bırakılması gerekirken, Afyon Mahkemesi ve özellikle gaddar savcısı, oyalama süreci başlatarak Bediüzzaman’ın yirmi ay hapiste kalması tamamlandıktan sonra serbest bırakıldı.
Afyon Mahkemesi buna rağmen devam etti ve Risale-i Nur nüshalarının toplattırılması kararı aldı. Bu karar yine temyiz edildi ve temyiz mahkemesi yine kararı bozdu. Ama savcı inadından vazgeçmiyordu. Süreç devam etti ve nihayet Temyiz Mahkemesi, Diyanet İşler Başkanlığı’ndan, Risaleleri incelemek üzere bir heyet oluşturmasına karar verdi. Risaleleri inceleyen heyetin raporu üzerine Afyon Mahkemesi mecbur kalarak Risalelerin beraatına ve toplattırılan nüshaların da geri verilmesine karar verdi. İnatçı savcı nihayet mağlubiyeti kabul etmişti.[82]

İKİNCİ KEZ EMİRDAĞ’INDA
Bediüzzaman serbest bırakıldı, ama sürecin nasıl işleyeceği belliydi.Yine Ankara’dan gelen emir üzerine Afyon’da polis gözetiminde mecburi ikamete tabi tutuldu. Yetmiş iki gün burada tutulan Bediüzzaman 2 Aralık 1949’da hapis öncesi ikamet ettiği Emirdağ’a geçti.   
Bu arada siyasi arenada da sıcak gelişmeler yaşanıyordu. Kurulduktan hemen sonra halkın büyük teveccühünü kazanan Demokrat Parti 1950’de halkın yüzde elliden fazla oyunu alarak iktidara geldi. Bediüzzaman Demokrat Parti’nin ilk üç senesinde Emirdağ’ında ikamet etmeye devam etti.
Demokrat Parti’nin gelmesi ile kısmi bir rahatlama olmuştu. Ama kısa süre sonra, tekrar Cumhuriyet Halk Partisi’nin saldırıları, karalama kampanyaları, Demokrat Parti’yi Bediüzzaman ve talebelerinin üzerine tahrik etme gayretleri hep devam etti.

İSTANBUL MAHKEMESİ
Bu arada mahkemeler açılmaya devam ediyordu. 1952’de İstanbul’da, Gençlik Rehberi adlı kitap hakkında bir dava açıldı ve Bediüzzaman İstanbul’a gelerek mahkemede hazır bulundu. Sirkeci’deki Akşehir Palas Oteli’ne yerleşen Bediüzzaman 22 Ocak 1952 tarihinde, bugün Büyük Postane olarak bilinen o zamanki mahkeme binasında duruşmaya katıldı.
Seksen yaşına yaklaşmış bu zatın mahkemesi halkın büyük ilgisini kazanmış, gerek mahkeme binasının dışında ve gerekse duruşma salonu ile koridorlarda büyük izdiham olmuştu. Mahkeme çıkışı, izleyenlerin alkışları arasında ikindi namazını kılmak üzere Sultan Ahmed Camii’ne gitti. İki kez ertelenen mahkeme nihayet 5 Mart 1952’de yapılan son duruşmada, dava konusu kitabın 1943’teki Denizli Mahkemesi’nde beraat kararı aldığı ve bu kararın Yargıtayca onaylandığı dikkate alınarak “meni muhakeme kararı” verilip dava kapatıldı.[83]
Mahkemenin bitmesi ile birlikte Emirdağ’ına dönen Bediüzzaman, 1953 ilk baharında tekrar İstanbul’a gitmek durumunda kaldı. Çünkü Samsun Ağır Ceza Mahkemesi’nde hakkında açılan davaya bizzat katılması ısrarla istenmiş ve Bediüzzaman da ancak İstanbul’a kadar gelebilmişti. Burada, ne havada ne karada ve ne de denizde seyahat edemeyeceğine dair rapor aldığı için, müdafaasını İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nde yaptı.
İstanbul’a bu ikinci gelişinde, önce Beyazıt’taki Marmara Palas Oteli’nde bir süre kaldı. Ardından Fatih’te bir ahşap eve yerleşti. Mahkeme devam ederken, Bediüzzaman bir yandan Risalelerin neşri ile meşgul oluyor, diğer yandan da İstanbul’da bazı ziyaretlerde bulunuyordu.
O yıl İstanbul’un fethinin 500. yıl dönümü idi. Bediüzzaman bu kapsamda düzenlenen törende hazır bulundu. Zamanında Bediüzzaman ila birlikte Yeşilay Cemiyeti’ni kuran Fahrettin Kerim Gökay İstanbul Valisi olarak törende bulunuyordu. Bediüzzaman’ın orada olduğunu duyunca, şeref türbininde hemen yanında ona yer verdi ve Bediüzzaman buradan kutlamaları izledi.[84] Bu arada Fener Rum Patrikhanesi’ni de ziyaret ederek Patrik Athenagoras ile görüştü. Fener Rum Patriği’ne, “Hazreti İsa’nın bozulmamış olan gerçek dinini kabul edip, Hazreti Muhammed (sas)’in peygamberliğini ve Kur’an’ın da Allah’ın kelamı olduğunu kabul etmeleri halinde kurtuluş ehli olacaklarını” söyledi.”[85]

ISPARTA HAYATI
Üç ay kadar İstanbul’da kalan Bediüzzaman  tekrar Emirdağ’ına geldi ise de 23 Ağustos 1953’te Isparta’ya yerleşmek üzere oradan da ayrıldı.
Gizli komitelerin tahrikleri devam ediyordu. Bediüzzaman ve Nur talebeleri üzerinden Demokrat Partiye yüklenen muhalefetin saldırılarına karşı, Adnan Menderes’e yazdığı mektuplarla onu uyarıyor ve bazı tavsiyelerde bulunan Bediüzzaman, talebelerinin de Demokrat Parti’ye yardımcı olmalarını istiyordu. Ehvenişer olarak gördüğü Demokrat Parti’nin varlığı Müslümanlar için bir fırsattı. Nitekim bu süreçte Risaleleri, bir derece serbest bir ortamda basılıp çoğaltılıyordu.
Böylece Bediüzzaman, kendisine yapılan bütün haksızlıklara rağmen, hukukî bir zeminde kalarak verdiği hukuk savaşından, kelimenin tam anlamıyla zaferle çıkmıştı.
 Uzun süre devam eden ve sürekli kamuoyunun gündeminde yer alan Bediüzzaman'ın mahkemeleri, Risale-i Nur'un ilânı hükmüne geçmiş, Anadolu insanı aradığını nerede bulacağını bu sayede öğrenmişti. Artık, gençlerin ve mekteplilerin iman hakikatlerinden hakkıyla istifade edebilmesi için yeni yazıyla (Latin harfleriyle) yazılan Risaleler matbaalarda sürekli basılıyor, yurdun her yanına dağıtılıyor ve her geçen gün imanını onunla kurtaranlara yenileri ekleniyordu.
Bu arada “Bediüzzaman'ın Tarihçe-i Hayatı” isimli otobiyografik çalışma, talebeleri tarafından kaleme alınmış ve bizzat kendisi tarafından kontrol edildikten sonra, gerekli düzeltmeler yapılarak Risale-i Nur Külliyatı’na dâhil edilmişti.
Bediüzzaman, bundan sonraki hayatını daha önce sürgün ve mahpus olarak gittiği yerlerdeki dostlarını ziyaretle geçirecekti. Merkez Isparta olmak üzere, sık sık kısa seyahatlerle Afyon, Emirdağ, Eskişehir, Eğirdir ve Barla'ya gidiyordu. Eski mekânlarını ziyaret ediyor, dostlarıyla görüşüyor, talebelerine “dersler” yapıyordu.
2 Aralık 1959'da Ankara'ya yaptığı ziyaret, artık Bediüzzaman'ın veda seyahatlerinin başladığını gösteriyordu.
Ankara'da bir gece kalarak dost ve talebeleriyle görüştükten sonra, 3 Aralık 1959 günü Ankara'dan Emirdağ'a, oradan da Isparta'ya gitti. On beş gün sonra tekrar Emirdağ'a döndü. Konya'daki talebelerinin daveti üzerine 19 Aralık 1959'da Emirdağ'dan ayrılarak Konya'ya gitti. Burada talebeleriyle görüştü ve Mevlâna'nın türbesini ziyaret etti. Aynı gün Isparta'ya gitmek üzere Konya'dan ayrıldı.
Ankara'daki talebeleri yine ısrarla kendisini davet etmekteydiler. Bu ısrarlar üzerine 31 Aralık 1959 günü Ankara'ya geldi. Ancak bu defaki gelişi, basında tartışmalara yol açtı. Demokrat Partili milletvekillerinin kendisini davet ettiği yönünde asılsız haberler yayınlandı. Said Nursî, bir gece Beyrut Palas Oteli’nde kaldı, ertesi gün İstanbul'a hareket etti. İstanbul'da Divan Yolundaki Piyer Loti Oteli’nde bir gece kalarak talebeleriyle görüşüp vedalaştı ve 3 Ocak 1960 gününün akşamında, Ankara'ya dönmek üzere İstanbul'dan ayrıldı.
Daha önceki Ankara seyahatlerinde olduğu gibi bu defa da Beyrut Palas Oteli’nde kaldı. Ertesi gün talebeleriyle görüştü. Ve son dersini yaptı. “Vasiyetnamem hükmündedir.” dediği son dersinde Bediüzzaman, kendi hayatından, sahabelerden ve Resulullah (a.s.m.)’ın hayatından örnekler vererek talebelerine istikametten ayrılmamalarını, müspet hareket etmelerini, iman hizmetine ihlâsla devam ederek asayişi muhafaza etmelerini öğütlüyordu.
6 Ocak 1960 günü saat 10:30 sularında Konya'ya gitmek üzere hareket etti. Konya'ya vardığında beklenmedik bir manzarayla karşılaştı. Konya'nın bütün giriş çıkışları tutulmuş, her yerde güvenlik tedbirleri alınmıştı. Bediüzzaman'ın arabasını gören polisler derhal etrafını kuşattılar ve takip etmeye başladılar. Kardeşi Abdülmecid'i ziyaret eden Bediüzzaman, Mevlâna'nın türbesini de ziyaret ederek Emirdağ'a gitmek üzere Konya'dan ayrıldı.
Emirdağ'da dört gün kaldıktan sonra 11 Ocak'ta tekrar Ankara'ya gitmek için yola çıktı. Ancak bu kez Said Nursî'nin şehir merkezine girişi polis tarafından engellendi. Yaklaşık otuz yıl boyunca sürgünler ve mahkemeler yoluyla baskı altında tutulan, her hareketi çok yakından izlenen, fakat mahkemelerin suçsuz bularak serbest bıraktığı Bediüzzaman'ın seyahatleri, bazı çevreleri evhamlandırıyordu.
Ankara'ya girmesi engellenen Said Nursî, Emirdağ'a geri döndü. Buradaki bir haftalık ikametinden sonra 20 Ocak günü Isparta'ya gitti ve burada bir buçuk ay kaldı.

SON YOLCULUK URFA’YA
Ramazan ayı geldiğinde Bediüzzaman ağır hastaydı. Takvimler 19 Mart 1960 tarihini gösteriyordu. Said Nursî yanındaki talebelerine Urfa'ya gitmek istediğini söyledi. Arabası hazırlandı ve seksen iki yaşındaki Bediüzzaman, ağır hasta hâliyle arabanın arka koltuğunda yola çıktı. 20 Mart’ta yağmurlu bir havada yaşanan bu yolculuk, onun son yolculuğuydu.
21 Mart günü Urfa'ya ulaştığında talebeleri kendisine Halilürrahman Dergâhını göstermek istediler. Ama o yürüyemeyecek kadar rahatsızdı. Onu şehrin en iyi oteli olan İpek Palas Oteli'ne yerleştirdiler. Bu arada otele gelen polisler, derhal Isparta'ya dönmesi emrini tebliğ ettiler. Bunu duyan halk otelin önüne toplandı. Polis ısrarla Bediüzzaman ve yanındaki talebelerinin Urfa'dan ayrılmasını istiyordu. Bu baskı sürerken Bediüzzaman 23 Mart 1960 günü 27 numaralı odada, sabaha karşı vefat etti.
Hayatı boyunca dayanılması güç acılara ve baskılara maruz kalmasına rağmen, hayat tarzıyla bir destan yazan Bediüzzaman, arkasında miras olarak altı bin sayfalık Risale-i Nur Külliyatı ile milyonlarca Nur talebesini bırakmıştı.
Büyük bir cemaatle kılınan cenaze namazından sonra Bediüzzaman'ın naaşı Halilürrahman Dergâhı’nda kendisine ayrılan yere defnedildi. Bediüzzaman'ın ahiret yolculuğunu duyan dostları ve talebeleri yurdun dört bir tarafından gelerek ziyaret ediyor, dualar ediyor, hatimler indiriyor, gıyabî cenaze namazı kılıyorlardı. Artık Urfa'da kalabalıklar hiç eksik olmuyordu.
Bediüzzaman'ın vefatından, yaklaşık iki ay sonra 27 Mayıs 1960'da bir askerî darbe oldu.Türkiye'de Demokrat Parti iktidarı boyunca yaşanan ekonomik ve dinî gelişmelerden rahatsız olan çevreler adına, askerler iktidara el koydu. Cuntadan oluşan Millî Birlik Komitesi hükümeti, ilk iş olarak geniş çaplı tutuklamalar başlatarak Demokrat Parti’nin ileri gelenlerini Yassıada Hapishanesi’nde topladılar.
Millî Birlik Komitesi hükümeti Bediüzzaman'ın kabrinin nakledilmesine karar verdi. Kanunî prosedürü ihmal etmeyen ihtilâl komitesi, Bediüzzaman'ın Konya'da yaşayan kardeşi Abdülmecid Nursî'den tehdit ile bir nakil dilekçesi alarak, 12 Temmuz 1960 gecesi Urfa'daki mezarını kırdırarak açtırdı. Bediüzzaman'ın naaşını, askerî bir uçağa koyarak Afyon askerî havaalanına indirtti. Kara yolu ile yapılan uzun bir yolculuktan sonra, yerini Abdülmecid Nursî'nin de bilmediği bir mezara defnettirdi. Hayatta iken onun varlığını istemeyenler, vefatından sonra da onu rahat bırakmamışlardı.

Ferhat ASLAN yazısından dolayı teşekkür ediyoruz...